Siyerin Temel Kaynağı Kur’ân-ı Kerim

Siyerin Temel Kaynağı Kur’ân-ı Kerim

 

 Siyer Kuran ilişkisi bağlamında Hz. Peygamberin ve aziz kitabımız olan Kur’ân-ı Kerim’in anlaşılması konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Kur’ân-ı Kerim sadece siyerin birinci kaynağı değil; bir Müslüman için, İslam toplumu için, İslam ümmeti için, İslam devleti için, hatırımıza gelen ve gelmeyen sayabildiğimiz ve sayamadıklarımız bütün hususlarda baş ve temel kaynağımızdır. Bu temel kaynak neyi nasıl belirlerse biz Müslümanlar için onu o şekilde kabul etmek imanımızın bir gereğidir. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim hem İslam tarihi boyunca şekillenmiş, yapılandırılmış bütün İslamî ilimler; günümüzde de şekillenmesi söz konusu olabilecek her türlü bakış ve paradigmanın da temel kaynağı ve ana hareket noktası olmak zorundadır. Bütün değerlendirmeler bu kitabın gösterdiği istikamette yapılmak zorundadır. Bütün çalışmalar bu kitabın gösterdiği çerçeve içerisinde kalmak zorundadır. Bu kitabın gösterdiği istikamette seyretmeyen, bu kitabın gösterdiği çerçevenin dışına çıkan hiçbir şey bir Müslüman için bağlayıcı değildir. Tabii bu istikameti ve bu çerçeveyi belirlemek yine Kur’ân-ı Kerim’in kendisine aittir. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim, bizlere kendisinin hedef ve maksatları itibari ile insanlık ve ümmet hayatı için çizdiği çerçeve ve şekil itibariyle anlaşılma yolu ve yöntemi yine bizzat Kur’ân-ı Kerim tarafından gösterilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’in bu konuda şu anda hatırımıza gelen veya bu münasebetle hatırlatacağımız iki  önemli hususiyetivar :

  1.       Özellikle Âl-i İmrânsûresinin 7. ayet-i kerimesinde Cenab-ı Allah, Kur’ân-ı Kerim’in muhkem ve müteşabih ayetlerden teşekkül ettiğini, kalplerinde eğrilik olanların müteşabih ayetleri fitne arayışı maksadıyla gittiklerini beyan eder. Bunlar, müteşabih olan manalardan hakikatın kendisini bulmaya çalıştıklarını ya da bulduklarını iddia edebilirler. Ancak durum böyle değildir.Çünkü müteşabihlerden hareketle vardıkları sonuç çoğunlukla muhkem buyruklar ıskalanarak ulaşılan ve dolayısıyla muhkem buyruklarla şu ya da bu nisbette çelişen sonuçlardır. Bunun için Haricîleri, Mutezile’yi, Kaderiyye ve Cebriyyeyi örnek olarak hatırlatabiliriz.

Peki bu müteşabih naslar gereksiz ya da ekstra buyruklar ve naslardır, anlamına mı gelir? Hayır, bu nasların doğru ve dile getirmek istedikleri maksatlarının sağılıklı anlaşılması, muhkem naslarla birlikte ve muhkem nasların belirleyici vasfına sahip olduğu hatırda tutularak okunması ve analşılmaya çalışılması gereğini ifade etmektedir.Diğer bir ifade ile müteşabih naslar muhkem naslarla, muhkem buyruklarla birlikte ele alınmalıdır.Onlarla test edilmelidir. Yani müteşabih buyruklardan kim nasıl bir anlam çıkartırsa çıkartsın o buyruklardan çıkartılan anlamın, varılan neticenin aynı konuyla alakalı muhkem nasslarışığında kontrol edilmesi ve onların testine tabi tutulması icap ediyor.

Elbette ki sirette,Kur’ân-ı Kerim’in bir şekilde referans gösterdiği hususlardan birisidir. Eğer Sünnet, biz,Resûlullah(sas) Efendimizin -hadis kitaplarında belirtildiği şekliyle ve bize doğru olarak sahih kaynaklarla ve sahih yollarla ulaşan- sözleri, fiilleri ve takrirleriyani onun yaptıklarını bir şekilde haber alıp da ümmeti tarafından itiraz etmediği, reddetmediği hallerinin toplamı ise -ki öyledir-Siret de elbette bu çerçeve içerisinde yerini alan bir ilimdir.

Kur’ân-ı Kerim’in siret ile alakasını en doyurucu bir şekilde ilk ortaya koyan hiç şüphesiz İbn İshak ve onun muakkibi veya şarihi durumunda olan İbnHişam’dır. İbn İshak’ın Sireti,İbnHişamsireti içerisinde kısm-ı azamı temsil etmekle birlikte İbnHişamSiret’i olarak meşhur olmuştur.AncakİbnHişam’ın rolüözellikle İbn İshak’ın siretini aktarmış ve bu siretle alakalı kendisi gerek gördükçe bir takım ek bilgiler vermiş veya bazı düzeltmeler yapmaktan ibarettir. Ama İbn İshak siretinin en önemli iki özelliği ön plana çıkıyor:  Birincisi, eğer hadise ile alakalı, mevzu bahis olayla ilgiliKur’ân ve Sünnet’te herhangi bir bilgi/kaynakvarsa derhal onu zikrediyor. İkincisi ise şayet sözkonusu rivayet ile alakalı bir bilgi Kur’ân ve Sünnet’te yoksa o vakit cahiliyeyi kaynak alır. Resûlullah’ın(sas) İslam’dan önceki hayatı, nübüvetten önceki hayatı yani Peygamber Efendimiz’den önce Mekke ve Dünya tarihi ile alakalı bilgiler vs... ağırlıklı olarak bunların kaynakları ister istemez o zamanın en güvenilir ve bir manada özel kaynakları olan cahili edebiyat ve bununla birlikte nispeten tarihi rivayetlerdir. Fakat Resûlullah’a(sas)Hira mağarasında vahyin gelişinden itibaren İbn İshak,sireti mevzu bahis ettiği zaman mutlaka onu bir şekilde ayet-i kelimelerle irtibatlandırarak hadiseleri bizlere aktarır ve bu manada Kur’ân’dan hareketle yazılma çaba ve gayreti konusunda bize ulaşan ilk çalışmanın İbn İshak tarafından ortaya konulmuş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İbn İshak da malum olduğu üzere Hicrî 150 yılında vefat etmiştir.

 

Bu vesile ile de şunu da belirtelim ki,bazıları şunu söyler:Biz sünnete çeşitli sebeplerden dolayı güvenemeyiz, derler. Sonra da aynı kimseler kalkıp gerektiği yerlerde siretteki bilgilerden  ve rivayetlerinden hareketle maksatlarını açıklamaya çalışırlar.Burada sorun şudur:Hadislere ya da sünnete çeşitli gerekçelerle güvenmediklerini ileri sürenleraynı gerekçelerle daha ileri derecede olmak üzere sirete  güvenemezler. Çünkü muhaddislerin rivayetleri tespit hususundaki titizlikleri yerine göre siyer alimlerine göre daha ileridedir. Bunu da burada kısaca arz ettikten sonra İbn İshak’ın sireti,-bu şekilde tarihi kaynaklarda sabittir ki-Kur’ân-ı Kerimgibi, Sünnet-i Seniyye gibi -onlarla aynı mertebede olmasa bile- hem yazılı olarak hem de sözlü rivayetler olarak bize intikal etmiştir. Bu notu buraya kısaca düştükten sonra İbn İshak’ın 150 yılında vefat ettiğini, 150 yılın ise oldukça erken bir tarih olduğunu unutmayalım, çünkü  bu demektir ki Hicri birinci asır dolmadan İbn İshak dünyaya gelmiş, ilim tahsiline başlamış ve tabiîn ile tebe-i tabiînden itibaren ashâb-ı kirama ulaşan sağlam senetlerle sireti bizlere rivayet etmiştir. Dolayısıyla siret bu manada iki cihetten ifade edilirseİbn İshak’ın Kur’ân merkezli diyelim veya Kur’ân’ın belirleyiciliğinde yazdığı siret, hem Kur’ân-ı Kerim’in tartışılmaz, sağlam ve güvenilir buyrukları hem de bu buyrukların siretile olan irtibatları açısından oldukça önemli ve vazgeçilmez bir kaynaktır.

 

Bu manada 20. asrın başlarında ise bu alanda siret-Kur’ân irtibatı açısından kabul etmek lazım ki, en etraflı ve güzel çalışmayı İzzet Dervezeyapmıştır.Onun sireti bu manada daha önce yapılmış olan çalışmaları, hadis kaynaklarını da tarayarak Kur’ân-ı Kerim’i bu açıdan yeniden gözden geçirerek ortaya çıkardığı eser nispeten daha doyurucuolmuştur. Fakat kabul etmek lazım ki İbn İshak ile başlayan siret geleneği olmamış olsaydı elbette günümüzde İzzet Derveze’ninve benzeri diğer çalışmaların ortaya çıkması da mümkün olmazdı.

 

O halde sözün özü şudur ki: Tarih boyunca yazılmış olan siret kaynakları, İbnİshak'tan tutun İbnSa’d’a ve daha sonrakilere gelinceye kadar -İbnHibbansiretide dahil ve bu manada epey muhaddis de aynı zamanda siret yazmış ve siret yazan diğer ilim adamlarımız- bu açıdanKur’ân-ı Kerim ayetlerini de yeri geldikçe serdetmişlerdir. Bu arada eserin metodu ve telif tekniği açısından bir takım mülahazalar ileri sürülebilecek olsa bile merhum Mustafa Asım Köksal’ın İslam Tarihi adını verdiği siret çalışması da bu alanda önemli bir kaynaktır. Kendisinin eserine İslam Tarihi demesinin sebebini açıklarken de:“Peygamber Efendimiz’in hayatı demek İslam’ın tarihi demektir, çünkü onun hayatında İslam başladı ve onun hayatının sona ermesi ile İslam, din olarak kemale erdi..” der.

Tabii bunudinin bekası açısından söylemiyor, dinin hükümlerinin belirlenmesi ve inkişafı açısından hareketle bu ismi verdiğini açıklıyor.Yeri geldikçe o da hangi münasebetle hangi ayet-i kerimelerin indiğine de özel olarak atıf yapar, ama eserin oldukça hacimli olması dolayısıyla bu taraf yani siret ve ayet; yani siret ve Kuran bağlantısı nispeten gözden kaçabilmektedir. Bunu ayrıca tespit etmek için sadece bu açıdan –belki- o kitabı okumak gerekecektir.O kitabı bu suretle okuduğumuz takdirde de iyi bir malzemeyle karşılaşabileceğimizi rahatlıkla söyleyebilirim.

 Geleneksel siyer kaynaklarında Kur’ân-ı Kerim yeterince kullanılmış mıdır? Kur’ân-ı Kerim’in siyer kaynağı olarak okunmasında nasıl bir yöntem izlenilmelidir?

 Şimdi önceden bahsettiğimiz gibi eserler arasında çeşitli farklılıklar vardır. Kabul etmek lazım ki ilk siretmüellifleri olan tabiîn yani ashâbın çocukları, Hz. Aişe(r.anha) validemizin yeğenleri gibi… Bunlar siret ile alakalı bilgileri ashâb-ı kiramdan derledikleri hadis rivayetleriyle ortaya koymuşlardır. Kur’ân-ı Kerim ile irtibatlandırmak zaten hayat içerisinde o zaman için olağan bir şeydi. Bu manada İbn İshak diyebiliriz ki İslam Tarihi ve siret açısından önemli bir şahsiyettir. Şöyle ki: Eğer ilk başladığı şekliyle siret ile uğraşan müelliflerin gösterdiği alaka devam etmiş olsaydı bugün Kur’ân-ı Kerimile sireti ayrı tutan bir yaklaşım ortaya çıkmış olmayacaktı.İbn İshak bu işin bu şekilde devam edip Kur’ân ve siret irtibatının kurulamamasına karşı çok ciddi bir tedbir örneği olarak karşımıza çıkıyor ve İbn İshak -ki İbnHişamsiretinde biz bunu açıklıkla görüyoruz-Kur’ân ile siret irtibatının bize sağlamış olarak gelen ilk örnek veya enazından benim bildiğim ilk örnek olarak günümüze geliyor ve eğer İbn İshak ve benzeri örnekler olmamış olsaydı ve İbn İshak’ı daha sonra takip edenler–Taberî’denİbnHibban’akadar ve diğer çalışmalar dahil- olmasaydı bunları devam ettirmek mümkün olmayacaktı.Kur’ân-ı Kerim’sizsiret olmayacağı gibi; çünkü nasıl ki Muhammed (sas) hayatının 23 yılı boyunca nazil olan Kur’ân olmadan siret sağlıklı bir şekilde mütalea edilemeyeceği gibi,sireti göz önünde bulundurmadan Kur’3an’ı anlama çabalarının da eksik kalacağında bir şüphe yoktur.

Bu arada siret isminin terim olarak, fıkıh açısından da çok ciddi bir anlam ifade ettiğine dikkat çekmek isterim. Siret, fıkıh kitaplarının bazılarında cihat bölümünde, bazılarında siyer bölümündezikredilir. Bu manada İmam Evza’i, İmam Muhammed Kitabü’s-Siyeradında eserler yazmışlardır.-İmam Serahsîde İmam Muhammed’in kitabını şerh etmiştir.-İmam Muhammed, Evzâî’ninsiyer’ine reddiye yazmış ve İmam Şafii, bu iki siyeri muhakeme etmiştir.

Peki bu siyer kitapları yani fukahanın üzerinde durduğu siyer neden bahseder? O da Müslüman toplumun fert olarak ve devlet olarak sosyal ve siyasal ilişkilerini Resûlullah’ın (sas) uygulamalarını, hayatını, hayat seyrini –siyer, seyr’in/siret’in çoğuludur; siret yaşayış, gidiş, yol alış demektir-ifade eder. İslam toplumundaki ve diğer Müslüman olmayan toplum ve kişilerle alakalı ilişkilerin siyasetidir siyer. Bu siyasetin nirengi noktalarıdır.Bu manada yani hukuki anlamıyla Kur’ân-ı Kerim de bir siyer kitabıdır; tarihsel manasıyla da bir siyer kaynağıdır.

Dolayısıyla bizim şu anda siyer ilmi dediğimiz zaman anladığımız nedir? Resûlullah’ın (sas)hayatının doğru bir şekilde tarihinin ortaya konulması değil mi, o vakitbu durumda siyer ile hukuk/fıkıh iç içe girmiş demektir. Fıkıh neyi kaynak alır? Tabi kiKur’ân ve Sünneti...Sünnet nedir?Resûlullah’ın (sas) hayatı,ifade yerinde ise Kur’ân’ın uygulamasıdır. Kur’an’ı uygularken, Kur’ân’ın temas etmediği ayrıntıları sözleriyle veya hareketleriyle veya takrirleriyle ortaya konmasıdır Sünnet.

Dolayısıyla siyer fukaha tarafından -doğrusunu isterseniz- siyer alimlerinin bazı hallerde ıskaladıkları önemli bir noktayı da gündeme getiriyorlar.  Yani diyorlar ki: Ey Müslümanlar ve ey siyer alimleri! Siz siyeri sadece olmuş bitmiş bir tarih olarak mütalaa etmeyin; vay be Resûlullah demek ki böyle yaşadı, deyip orada bırakmayın.Resûlullah’ın (sas)yaşantısını, fıkh ederek hayata intikal ettirin, mesajını da vermiş oluyorlar.

Bu yönüyle asıl günümüzde sirete bakışımızı bu nirenginoktasından hareket ederek belirlememiz gerektiğini düşünüyorum.


Abdulmetin BALKANLIOĞLU