Hayatını İmanına Şâhid Kılabilir misin?

Hayatını İmanına Şâhid Kılabilir misin?

İslâmiyet ile tanışmadan evvel Mekke sokaklarında güçlü bir adam vardı: Adiyyoğulları’ndan Ömer b. Hattab…

Zengin, kültürlü bir ailenin evlâdı ve o günün Mekkesi’nde okuma-yazma bilen çok az kişiden biri idi. Yine o günün Mekkesi’nde çok önemli kararların alındığı bir meclis şeklinde tabir edebileceğimiz Dâru’n-Nedve’nin önemli bir üyesi idi, üstelik bu meclise girme yaşı kırk olmasına rağmen[1] Ömer b. Hattab yirmi altı/yirmi yedi yaşlarında, bugün dış ile ilişkiler olarak ifade edebileceğimiz, “Sefâret” olarak adlandıran çok mühim bir vazifeyi icra etmek üzere buraya girmiş ve bu önemli mecliste söz sahibi olmuştu.[2]

İslam’dan önce Ömer,

İslam’dan sonra Ömer

Ömer b. Hattab; İslâmiyet ile müşerref olmadan evvel İslam davetine şiddetle karşı çıkıyor, elinin altındaki, İslam’ın o ilk Müslümanlarına işkenceler yapıyor, o gür sedânın sesini kısmaya çalışıyor, velhasıl küfrünün hakkını samimiyetle veriyordu. Öyle ki, bu küfrü ona, bu gür sedânın kainattaki mümessili Hz. Peygamber’i (sas) öldürecek cesareti bile veriyordu. Böylece bu sedâ kaynağında tamamen susmuş olacaktı. Ancak kulun planının üstünde Allah’ın da bir planı, Resûlü’nün de şöyle bir duası vardı: “Ey Allah’ım! İki Ömer’den (Ömer b.Hattab ve Amr b. Hişam/Ebu Cehil) biri ile sen İslam’ı azîz eyle, güçlendir.”[3] Rabbi de Resûlü’nün bu duasına en güzel şekilde icâbet edecekti.

Artık Mekke sokaklarında İslamiyet ile şereflenen güçlü bir adam vardı: Ömerü’l-Fârûk (ra)… Resûlullah’ı (sas) öldürmek için çıktığı yolu Allah ona İslamiyet ile tanışma yolu kılmıştı. O büyük ve derin öfkesiyle evinden çıkarken aldığı soluğu, Dârü’l-Erkam’daResûlullah’ın (sas) yanında vermişti iman şerbetini içerken. Ve o gün Efendisi’nden (sas), hak ile bâtılı keskin çizgilerle ayırdığı için “el-Fârûk” ismini almıştı ve şöyle anlatmıştı o günü: “İşte o gün Resûlullah beni Fârûk diye isimlendirmişti.”[4]

 

Ömerü’l-Fârûk olmak kolay mı?

Otuz üç yıl boyunca küfründe samimi bir hayatın sahibi, fakat aynı zamanda ömrünün geride kalan otuz yıllık hayatını da yine samimi bir iman ile geçirecek olan bir hayatın da sahibi: Ömerü’l-Fârûk (ra).

Hz. Ömer (ra), Rabbi’nin “Celâl” sıfatının bir kulunda tecellisi… Samimiyetin, kuvvetin, adaletin, rahmetin, fârûkiyyetin ve daha birçok güzel hasletin bir kulunda zühûr etmesidir. Bir kul ki mu’cize istersen eğer sana ve insanlığa koca bir cevap: “İşte mucize, İslam’dan önce Ömer ve İslam’dan sonra Ömer!”

Zira onlar iman ettiler, ön yargılarından sıyrılarak! Onlar iman ettiler,hayatlarını imanlarına şahid kılarak! Onlar iman ettiler, ölümü öldürerek! Ve onlar ashab oldular, zulümden solmuş kainata da renk!

Hz.Ömer’in (ra) hayatına baktığımızda şahid oluruz ki; O (ra), hayatının biri küfür diğeri iman ile geçmiş olan iki evresini de samimiyetle geçirmiştir.Küfründe samimi olmuş, iman şerbetini içtikten sonra da imanında.

Böyle bir iman sahibinin, hayatını şahid kıldığı imanından hangi bir karesini çekip anlatabiliriz ki? Zira hayatı şahid imanına, imanı şahid kendisine.

 

Resûlullah (sas) sevgisi nasıl olmalı?

SahâbîEfendilerimiz’den (radıyallahuanhumecmain) Abdullah b. Hişam, Hz.Ömer’in imanından bizzat şahid olduğu çok güzel bir kareyi anlatır bize: “Bir gün Medine’de, Efendimiz (sas) birkaç sahabe ile birlikte geziyorlardı. Bu toplulukta Hz. Ömer de vardı. Onlar bu şekilde yürürlerken Efendimiz (sas) bir anda Hz. Ömer’in elini tuttu ve bir müddet öyle el ele yürüdüler. Hz. Ömer (ra), bu duruma öyle sevindi ki, bir anda hepimizin ödünü koparacak yüksek bir sesle: ‘Ya Resûlullah! Seni çok, ama çok seviyorum.’ dedi. Efendimiz (sas) Ömer’e doğru döndü ve dedi ki: ‘Babandan ve annenden daha mı çok?’ Ömer: ‘Evet, Ya Resûlullah!’ dedi. Efendimiz (sas): ‘Evladından ve eşinden de daha mı çok?’ diye sordu. Ömer yine: ‘Evet, Ya Resûlullah!’ dedi. Efendimiz (sas) devam etti: ‘Peki, nefsinden ve canından da daha mı çok?’ diye sordu.

Hz.Ömer (ra) acaba bu soruya da mı “Evet, Ya Resûlullah!” demiştir? Yoksa “Hayır, Ya Resûlullah! Sizi nefsimden ve canımdan daha çok sevmiyorum.” mu demiştir? İlk cevabı seçip sevgisinin nefsinden ve canından da ötede olduğunu mu söylemiştir, yoksa bu ağır soru karşısında muhasebeye mi çekilmiştir? Öyle ya, Ömerü’l-Faruk o, “Söyleyen değil, söyletilen o”, bu yüzden hiçbir cevabı, işin içinden çıkılarak verilmiş bir cevap değil.Ve Ömer ikinci cevabı seçecekti. “Ya Resûlullah! Seni çok, ama çok seviyorum” sözünün ucuz ve bedelsiz bir söz olmadığını imanının kemali ile gösterecek ve “Hayır, Ya Resûlullah” diyecekti.

Efendimiz (sas), Ömer’in bu cevabı karşısında anında elini onun elinden çekecek ve: “Olmadı Ey Ömer, olmadı! Eğer ben sana nefsinden ve canından bile daha sevimli/öncelikli olmazsam kamil bir imana ermiş olamazsın.” diyecekti. Efendimiz’in (sas) bu sözleri Ömer’i adeta yıkacak, onu hüzne boğacak, tâkâtini kesecekti. Uzun bir muhasebeden sonra o, Mescid-i Nebevî’nin yolunu tutacak ve Efendimiz’e (sas): “Ya Resûlullah! Vallahi seni nefsimden ve canımdan da çok seviyorum” diyecek, Efendimiz (sas) de: “Evet, şimdi (kamil iman) oldu Ey Ömer! Şimdi…” cevabını verecekti.[5]

Buradan sonrasını da Hz. Ömer’in (ra) oğlu Abdullah b. Ömer’den dinleyelim: “Babam sevinçle Efendimiz’in (sas) huzurundan çıkınca ben bu olanları merak etmiştim. Hemen babamın yanına giderek: Babacığım! Efendimiz (sas) sana yolda: ‘Beni nefsinden daha çok seviyor musun?’ diye sordu, sen önce ‘Hayır, Ya Resûlullah!’ dedin, sonra geldin evin eşiğinde oturdun, ölçtün, biçtin; kalkıp Efendimiz’in (sas) yanına gittin ve nefsinden de daha çok sevdiğini söyledin. Söyler misin, kalbinde bir anahtar mı vardı ki, çevirir çevirmez nefsini Efendimiz’in (sas) sevgisine ikna ettin ve bunu gidip O’na ikrar ettin?”

 

Hesabı verilen bir söz!

Babam dedi ki: “Hayır,evladım! Neden böyle yaptığımı sana söyleyeyim. Ben o ana kadar birçok şeyi Efendimiz (sas) ile kıyaslamıştım. Kendi kendime demiştim ki: ‘Ey Ömer! Bir gün babanı, anneni, evladını, eşini, malını ve servetini Efendimiz’e (sas) karşı tercih etmek zorunda kalsan hangisini tercih edersin? Hepsine hiç düşünmeden, Efendimiz (sas), demiştim. Ama ben o ana kadar nefsim ile Efendimiz’i (sas) kıyaslayıp hiç O’nunla nefsim arasında bir tercih yapma durumunda kalmamıştım. Hesabını vermediğim bir sözü ve bir iddiayı dile getirmek istemedim. Geldim, evde oturdum ve bunun hesabını yaptım. Dedim ki: Ey Ömer! Sen cahiliyyenin karanlıklarında gezerken, O’nun vesilesiyle hidayetle tanıştın. Sen şimdi O’nu nefsinden daha çok sevmeyecek misin? Hayır,vallahi beni, İslam gibi büyük bir şeref ile şereflendiren Efendimiz’i (sas) ben her şeyden ama her şeyden daha çok sevmeliyim.’ dedim. İşte bu muhasebeyi yaptıktan sonra Efendimiz’e (sas) gittim ve O’na bu sevgimi ikrar ettim.”[6]

Hz.Ömer’in bu sözleri gerçek sevginin ve kamil imanın nasıl olduğunu, nasıl olması gerektiğini insanlığa gösteriyordu. Zira Hz.Ömer (ra) çok iyi biliyordu ki hesabı yapılmadan söylenen bir sözün samimiyeti ve tesiri olmayacak ve ispatlanmamış, yarım bir sevgi kalacaktı yüreklerde.

Medine sokaklarında artık Efendisi’ne (sas) hasret, hüzünlü bir adam yürüyecekti: İkinci Halife Hz.Ömer (ra).

O, “Hayatını imanına şahid kılabilir misin?” sorusuna yine anında cevap vermeyecek ve hayatı ile gösterecekti.

 


[1]       İbnHişâm, es-Sîre, I, 132.

 

[2]       el-Mağlus, Sami b. Abdullah, Siyer Atlası,s.100.

 

[3]       Ahmedb.Hanbel, Müsned, II, 95; Tirmizî, 3681; Hâkim, Müstedrek, III, 83.

 

[4]       İbn Hacer, el-İsabe, II, 1308; İbnSa’d, Tabakât, III, s.270, 271.

 

[5]       Buhârî, İmân, 3.

 

[6]       Buhârî,İman,7. Ayrıntılı bilgi için bkz. Yıldırım, Muhammed Emin, Efendimiz’i (sas) Sahabe Gibi Sevmek,s.70-73, Siyer Yayınları, İstanbul 2015.

 


Elif ÖZKARAASLAN