Mü’min Genç Kıssası

Mü’min Genç Kıssası

İnsanoğlu zaman zaman sevinen, üzülen, hayal kırıklığına uğrayan bir varlıktır. Kendimizden örnek vermek gerekirse, bir işe başladıktan sonra artık devamını getiremeyeceğim, bırakıyorum, yapamayacağım dediğimiz zamanlar olmuştur.İşte böyle zamanlarda büyüklerimizden şöyle bir teselli cümlesi işitiriz: “Bizim zamanımızda sizinki kadar imkan yoktu ve insanlar yapmak istedikleri işleri zorluklar içerisinde gerçekleştirirdi.” diyerek yaşanmış bir olayı anlatıp geçmişten örneklerle bizleri teselli etmeye çalışırlar.

Hayatın her alanında şüphesiz rehberimiz olan Hz. Peygamber (sas), insanî ilişkilerde de böyle bir yöntemi kullanmış ve ashâbına moral kaynağı olması ümidiyle geçmişten kıssalar aktarmış ve sabır gerektiren büyük imtihanlara sadece Müslümanların değil, önceki ümmetlerden bazılarının da tâbi tutulduğunu aktarmıştır. Onların inançları uğrunda katlandıkları işkenceleri ashâbına hatırlatarak, Müslümanların, karşılaştıkları sıkıntılara sabretmelerini, dinlerine olan bağlılık ve güvenlerini yitirmemelerini tavsiye etmiştir. . Biz de bu yazımızda Efendimiz’in başta Süheyb-i Rûmî’ye, sonra da tüm ümmete anlatmış olduğu ve Burûc sûresinde zikredilen “Mü’min Genç Kıssasını” ele almaya çalışacağız.

 

 

Kıssamıza geçmeden önce Süheyb-i Rûmî’yi kısaca tanımamızda yarar görüyoruz. Çocuk yaşta önce köylerini işgal eden Bizanslılara, sonra da Araplara esir düştü. Mekke’ye getirildiğinde Abdullah b. Cüd‘ân et-Teymî onu satın aldı ve ardından âzat etti. Hür kaldığı halde memleketine dönmeyen Suheyb bundan sonraki hayatını Abdullah b. Cüd‘ân’ın halîfi (müttefiki) olarak Mekke’de sürdürdü. Ammar b. Yasir’in vesilesiyle İslam ile tanışıp, Müslüman oldu. İman ettiği dini uğrunda işkence gören ilk Müslümanlardandı. Tüm mal varlığını müşriklere vererek Medine’ye hicret etti. Efendimiz (sas), O’nun bu davranışına karşılık “Ebû Yahya! Sen bu alışverişte zarar etmiş değilsin!”[1] buyurarak, O’na müjde verdi. Allah Resûlü (sas) ile birçok gazveye katıldı. Ömrünü İslam uğrunda feda eden bu sahâbî efendimiz, 73 yaşında, hicretin 38. yılında vefat etti ve Medine’de Bâkî kabristanlığına defnedildi. [2]

Hz. Süheyb (ra) hakkında kısaca bilgi verdikten sonra O’nun (ra) bizlere rivayet etmiş olduğu kıssamıza geçebiliriz:

 

Resûlullah (sas) şöyle buyurdu:

“Sizden önceki ümmetler içinde bir padişah, bir de onun sihirbazı vardı. Bu sihirbaz yaşlanınca, padişaha:

-Ben yaşlandım, bana genç birini göndersen de ona sihirbazlığı öğretsem, dedi.

Padişah da ona bir genç gönderdi. Gencin yolu üzerinde bir rahip bulunmaktaydı. Genç ona uğradı, yanında oturdu ve konuşmalarını dinledi, beğendi. Sihirbaza her gittiğinde rahibe uğrar ve yanında bir süre kalırdı. Sihirbaz ona ‘Niçin geç kaldın?’ diye kızar ve onu döverdi. Delikanlı bu durumu rahibe şikayet etti. O da şöyle dedi:

-Sihirbazdan korktuğunda, ‘Evdekiler alıkoydular’ de; ailenden çekindiğinde de ‘Sihirbaz alıkoydu’ de.

Genç, durumu böylece idare edip giderken, bir gün yolda insanların gelip geçmesine engel olan büyük ve yırtıcı bir hayvana rastladı ve kendi kendine ‘Sihirbazın mı yoksa râhibin mi daha üstün olduğunu şimdi öğreneceğim’ diyerek taş aldı ve ‘Ey Allah’ım! râhibin yaptıklarını sihirbazın yaptıklarından daha çok seviyorsan, şu hayvanı öldür ki insanlar yollarına devam etsinler’ dedi ve taşı hayvana doğru fırlatıp onu öldürdü. Halk da geçip gitti. Daha sonra delikanlı râhibe gelip olayı anlattı. Râhip ona:

-Delikanlı! Şimdi artık sen benden daha üstünsün. Zira, sen bu gördüğüm mertebeye erişmişsin. Öyle sanıyorum ki sen yakında bir belaya uğratılacaksın. Böyle bir şey olursa, sakın benim bulunduğum yeri kimseye gösterme!, dedi.

Delikanlı, körleri, alaca hastalığına tutulmuş olanları kurtarır ve diğer hastalıkları da tedavi ederdi. Padişahın o sıralarda kör olmuş bir yakını bunu duydu, değerli hediyelerle birlikte delikanlıya gitti ve:

-Eğer beni tedavi edersen, bütün bunlar senin olacak, dedi.

Delikanlı:

-Ben kendiliğimden kimseye şifa veremem. Şifayı ancak Allah (cc) verir. Eğer sen Allah’a (cc) inanırsan, ben ona dua ederim, O da (dilerse) sana şifa verir, dedi.

Adam iman etti. Allah da (cc) ona şifa verdi. Adam eskiden olduğu gibi padişahın yanına gelip meclisteki yerini aldı.

Padişah:

-Senin gözünü kim iyi etti? diye sordu.

O da:

-Rabbim, dedi.

Bu defa padişah:

-Senin benden başka rabbin mi var?, diye gürledi.

Adam:

-Benim de senin de rabbin Allah Teâlâ’dır, dedi.

Bunun üzerine sinirlenen padişah adamı hapsetti ve gencin yerini gösterinceye kadar ona işkence ettirdi. Sonuçta adam gencin yerini söyledi. Delikanlı getirildi. Padişah ona:

-Delikanlı, demek senin sihirbazlığın körleri ve alacaları iyi edecek dereceye ulaşmış. Duydum ki sen epeyce işler yapıyormuşsun, öyle mi?, diye sordu.

Delikanlı:

-Hayır, ben kimseye şifa veremem. Şifa veren Allah Teâlâ’dır, dedi.

Padişah delikanlıyı tutuklattı ve rahibin yerini gösterinceye kadar ona işkence ettirdi. Neticede rahip getirildi ve kendisine “Dininden dön!” denildi. Rahip bu teklife yanaşmadı. Bunun üzerine padişah bir testere getirtip başının tam ortasından rahibi ikiye biçtirdi. Rahibin parçalarının her biri bir yana düştü. Sonra padişahın adamı getirtildi ona da “Dininden dön!” denildi. Ancak o da kabul etmedi. Padişah onu da parçalarının her biri bir tarafa düşünceye kadar testere ile başının ortasından ikiye biçtirdi. Daha sonra delikanlı getirildi ve “Dininden dön!” diye tehdit edildi, fakat delikanlı direndi. Padişah delikanlıyı adamlarından bir gruba teslim etti ve onlara şu talimatı verdi:

-Bunu şu dağın tepesine çıkarın, dininden dönerse ne âlâ, değilse aşağıya yuvarlayın gitsin.

Delikanlıyı götürdüler, dağın tepesine çıkardılar.

Delikanlı:

-Allah’ım! Beni bunların elinden nasıl dilersen öylece kurtar!, diye dua etti. Bunun üzerine dağ sarsıldı ve onlar aşağı yuvarlandılar. Delikanlı sapasağlam yürüyerek padişahın yanına döndü. Padişah ona:

-Yanındakiler ne oldu?, dedi.

Delikanlı da:

-Allah beni onların elinden kurtardı, dedi.

Bunun üzerine padişah, delikanlıyı adamlarından bir başka gruba teslim etti ve:

-Bunu Kurkur denilen bir gemiye bindirip denizin ortasına götürün. Dininden dönerse ne âlâ, değilse, denize atın gitsin, dedi.

Delikanlıyı alıp götürdüler. O: “Allahım, beni bunların elinden dilediğin şekilde kurtar!” diye dua etti.

Gemi içindekilerle beraber ala-bora oldu, hepsi boğuldu. Delikanlı sağ-salim padişahın yanına döndü.

Padişah onu görünce:

-Yanındakiler ne oldu?, diye sordu.

Delikanlı da:

-Allah beni onların elinden kurtardı, dedi ve ilave etti:

-Benim sana söyleyeceklerimi yapmadıkça beni öldüremezsin.

Padişah:

-Neymiş onlar? dedi.

Delikanlı:

-Halkı geniş bir meydanda topla. Beni de bir hurma kütüğüne bağla. Okdanlığımdan bir ok al, yayın tam ortasına koy. Sonra da ‘Delikanlının rabbinin adıyla’ de ve at. İşte ancak bunu yaparsan beni öldürebilirsin.” dedi.

Genç bu davranışıyla îsâr ruhunu (yaşamak için yaşamak değil; yaşatmak için yaşamak) ne kadar doğru anlayıp, benimsediğini göstermiştir.

Padişah halkı geniş bir meydanda topladı. Delikanlıyı hurma kütüğüne bağladı. Sonra delikanlının sadağından bir ok aldı, yayına yerleştirdi. “Delikanlının rabbi olan Allah adıyla” deyip oku fırlattı. Ok, delikanlının şakağına isabet etti. Delikanlı elini şakağına koydu ve oracıkta öldü.

Şu bilginin kesinlikle unutulmaması gerekir: Mü’min, imanındaki sadâkati, samimiyeti derecesinde imtihanlara tâbî tutulur.

Bunun üzerine halk:

-Biz, delikanlının rabbine iman ettik, dediler.

Daha sonra durumu padişaha ileterek:

-Gördün mü çekindiğin şey nihayet başına geldi; halk iman etti, dediler.

Bunun üzerine padişah, sokak başlarına büyük hendekler kazılmasını emretti. Hendekler ateşle doldurulmuştu.

Padişah:

-Bu yeni dinden dönmeyen herkesi, zorla ateşe atın, (yahut “onları ateşe girmeye zorlayın”) dedi.

Emri yerine getirdiler. En sonunda kucağında bebeği ile bir kadın geldi, bir ara ateşe girmemek ister gibi yaptı, sendeledi. Bebek:

-Anneciğim, sık dişini, sabret, çünkü sen hak din üzeresin!” dedi(demek suretiyle annesini cesaretlendir).[3]

Kıssa, bizlere birçok açıdan dersler vermektedir. Özellikle de kıssada gencin takınmış olduğu tavır; îsâr ruhu olmadan bu işin olmayacağını gösterir. Ayrıca Allah (cc) hakkı ve haklıyı üstün kılar, batıl ve batılı savunanı eninde sonunda zelil eder. Yeter ki bizler, O’nun (cc) yolunda olmayı becerebilelim.

Kıssayı bizlere rivayet eden sahâbî efendimiz Hz. Süheyb b. Sinan’dan Allah razı olsun.

 


[1]       Hâkim, el-Müstedrek, III, 398.

 

[2]       Detaylıbilgiiçinbkz. Efendioğlu, Mehmet, “Suheyb b. Sinân”, DİA, XXXVII, 476-477.

 

[3]       Müslim, Zühd,73.


Nuri SARDOĞU