Sadâkat Timsali Hz. Ebû Bekir

Sadâkat Timsali Hz. Ebû Bekir

Miladi 573 yılında Mekke’de dünyaya geldi. Babası EbûKuhâfe/Osman b. Âmir, annesi ise Ümmü’l-Hayr/Selma bt. Sahr’dır. İslam’a daha nübüvvetin ilk günlerinde girdiğinde yaşı otuz sekiz idi. Allah Resulü (sas) ile tüm gazvelere ve birkaç seriyyeye katılmış ayrıca hac emirliği de yapmıştır. Efendimiz (sas) ile Medine’ye hicret edince Hz. Peygamber (sas) onu Harice b. Zeyd b. EbîZüheyr ile kardeş kıldı. Hz. Ebû Bekir dört kez evlenmiş ve bu evliliklerinden üçü erkek, ikisi kız çocuğu olmak üzere beş çocuğu dünyaya gelmiştir. Dünya hayatını Hz. Peygamber’in (sas) vefatının ardından halifelik ile nihayete erdirdiğinde takvimler 23 Ağustos 634/Hicrî, 22 Cemâziye’l-âhir 13’ü gösteriyordu. Allah Resulü’nden (sas) bize miras olarak yüz kırk iki hadis rivayet etmiştir.[1]

MESCİDİN BÜTÜN KAPILARI KAPANSIN!

Efendimiz’in (sas) hastalığı, vefatına yakın bir zamanda iyice ağırlaşmıştı. Artık namaz dahi kıldıracak gücü kalmayınca Hz. Ebû Bekir’in (ra) namazı kıldırmasını istemişti. Hz. Ebû Bekir (ra) zor da olsa Allah Resulü’nün (sas) emrini yerine getirmiş ve Mescid-i Nebi’de namazları kıldırmaya başlamıştı. Bir gün Efendimiz (sas) kendisini iyi hissedince bazı sahabe efendilerimizin yardımı ile evinden mescide gelmiş ve hutbe irad etmek için minberin üzerine çıkmıştı. Hutbede mübarek lisanından şu cümleler dökülüyordu: “Dostluğu ve yardımı itibariyle kendisine en çok minnettar olduğum arkadaşım Ebû Bekir’dir. Rabbimden başka bir dost edinecek olsam Ebû Bekir’i dost edinirdim. Lakin İslam kardeşliği ve İslam sevgisi vardır. Mescidin bütün kapıları kapansın yalnızca Ebû Bekir’in kapısı açık kalsın.”[2]

Mescide açılan o kapıdan içeriye girelim ve Hz. Ebû Bekir’in (ra) on dört asırdır anlatılan o kıymetli hayatını müşahade etmeye çalışalım. Allah Resulü’nden iki yıl sonra Mekke cahiliyesinin en çetin zamanlarında dünyaya gelen Hz. Ebû Bekir (ra), o toplumun içinde bulunan her türlü çirkin iş ve davranışlardan mümkün mertebe uzak durmuş ve cahiliye bataklığına girmemek için büyük bir gayret göstermişti. İslam üzere olan fıtratını henüz İslamiyet gelmese bile muhafaza etmiş ve vicdanının doğru telkinlerinden elinden geldiği kadar ayrılmamıştı. Ticaret ile uğraşan Ebû Bekir (ra) Mekke’nin sayılı şahsiyetleri arasına çoktan girmişti. Hem zengin hem de zeki olması onu Mekke’nin en üst meclisi sayılan Daru’n-Nedve’ye yaş sınırının altında –ki bir iki isim hariç 40 yaş altında kimse alınmıyordu- olmasına rağmen girmesine vesile olmuştu.

MEKKE’DEN SEVR’E…

Hz. Peygamber (sas) ile Hz. Ebû Bekir’in dillere destan dostluğu, Allah Resulü (sas) yirmi, Hz. Ebû Bekir ise on sekiz yaşında iken katıldıkları Hılfu’l-Fudûl’da başlamıştı.[3] İki genç dost o günden sonra asla birbirlerinden ayrılmamıştı. Nübüvvet gelene kadar bu dostlardan Hz. Ebû Bekir hep bir adım önde idi. Zenginlikte, okuma-yazmada, Daru’n-Nedve’de olan görevinde Hz. Ebû Bekir, Efendimiz’in (sas) bir adım önünde yer alıyordu. Hatta Nebiler Sultanı (sas) ilk eşi Hz. Hatice ile evleneceği zaman düğün masraflarında zorlanınca ona el uzatan yine Hz. Ebû Bekir idi. Hz. Ebû Bekir yanlızca bir yerde ikinci olmuştu. Allah Resulü’nün (sas) yâr-i ğâri/mağara dostu Hz. Ebû Bekir, Sevr mağarasında Kur’ân’ın ifadesi ile “ikinin ikincisi”[4] idi. Nübüvvet ile beraber o artık Allah Resulü’nün bir adım gerisinde ve tam sağında yürüyordu hiç bıkmadan ve sürekli sevdası artarak.

ES-SIDDÎK OLMAK KOLAY MI?

İslamiyet gelmiş ve Hz. Ebû Bekir orada da ilk olmayı tercih etmişti. İslam’a giren hür erkeklerin ilki Hz. Ebû Bekir oldu. Her türlü hayrın öncüsü de yine o idi. Mescid-i Nebevi’nin arazisini alan kişi de hayrın öncüsü Hz. Ebû Bekir sevap bakımından geçilebilir mi? Her gün binlerce insanın secde ettiği o topraklarda Hz. Ebû Bekir’in sevap hanesine de Allah Teala lütufta bulunuyor hiç şüphesiz.

Hz. Ebû Bekir’in adı anıldığında ilk akla gelen kavram ise sadakattir. Çünkü o Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk’tir. Allah Resulü (sas), amcasının kızı Ümmü Hani validemizin evinde istirahat ederken Rabbimizin bir armağanı olarak önce İsra ile Mescid-i Aksa’ya ulaşmış, oradan da Mirac’a yükselmiş ve orada sayısız mucizeye muhatap olmuştu. Sabah günün ilk ışıkları ile Efendimiz (sas) başından geçenleri önce Ümmü Hani’ye anlatmış o da hayranlıkla dinlemişti. Ama bir ricası vardı Ümmü Hani’nin Allah Resulü’nden (sas). O rica da kendisine anlattıklarını hiç kimseye anlatmamasıydı. Nebiler Serveri evden çıkar ve Kabe’ye doğru yol alır. Kabe’ye varmadan evvel karşısında EbûCehil’i görür. Efendimiz’in (sas) düşünceli ve coşkun halini gören Ebû Cehil halini sorar, miracın muhabbetiyle yanan Resûlullah (sas) da başından geçenleri birbir anlatır. Ebû Cehil anlatılanları dinler dinlemesine ama mühürlenmiş kalbinde ve şeytanî düşüncelerin esir aldığı beyninde sinsi planlar kurar. Efendimiz’den (sas) bu anlattıklarını tüm Mekke’ye de anlatmasını ister. Allah Resulü (sas) de tereddüt etmeden kabul eder. Ebû Cehil herkesi bir alana toplamış ve Efendimiz’in (sas) miracı anlatmasını beklemektedir. Efendimiz (sas) oraya gelir ve olup biten her şeyi orada bulunanlara anlatır. Mekke halkı sorular sorar, Efendimiz (sas) cevap verir. Kudüs ile ilgili bilgiler aktaran Efendimiz’i (sas) o yöreyi bilenlerden bazıları tasdik ederler.[5] Ama Mekke müşriklerinin düşündüğü birisi vardır. Eğer o, bu anlatılanlara inanmaz ise her şey bitmiş demektir diye düşündüler. O kişi Allah Resulü’nün (sas) sağının adamı Hz. Ebû Bekir idi.

O SÖYLÜYORSA DOĞRUDUR

 Ebû Cehil ve diğer müşrikler büyük bir heyecan ve hırsla Hz. Ebû Bekir’in evine gitmişti. Kapıyı açan Hz. Ebû Bekir’in hiçbir şeyden haberi yoktu. Onun haberinin olmadığını anlayan Mekke müşrikleri Allah Resulü’nün (sas) anlattıklarını Hz. Ebû Bekir’e aktarmışlardı ve ondan ‘olur mu böyle şey, buna kim inanır’ gibi cümleler bekliyorlarken Hz. Ebû Bekir onlara: “Bunları O (sas) mu söylüyor?” deyince müşrikler biraz da sevinerek ‘evet’ cevabını verdiler. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir (ra) onlara bakarak: “O (sas) söylüyorsa doğrudur” diyerek sadakatini tüm âleme göstermişti. Ardından ise şu sözler ile müşriklerin sevincini kursaklarında bıraktı: “Siz onun bir gece Kudüs’e, oradan semalara gittiğine mi inanmıyorsunuz? Ben ona her gün semadan vahiy geldiğine inanıyorum da onun semalara çıktığına mı inanmayacağım. Vallahi o ne diyorsa ben hepsini kabul ediyor, hepsine inanıyorum.”[6] İşte bu sözlerden sonra o artık Allah Resulü’nün ve ümmetin dilinde Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk olmuştu.

 

İSLAM’IN İLK HALİFESİ

 Hz. Ebû Bekir’in mescide açılan kapısından sadakat kokusu cihana yayılıyor ve bundan sonrada yayılacaktır. O kapı kendisine hilafeti de haber veriyordu. Allah Resulü (sas) vefat edince İslam’ın ilk halifesi olmak da Hz. Ebû Bekir’e nasip oluyordu. Hangi durumda olursa olsun doğruluktan ayrılmayan Halîfet-ü Resulillah/Allah Resulü’nün halifesi Hz. Ebû Bekir iki buçuk yıl kadar hilafet görevini başarıyla yerine getirmişti. Hz. Ebû Bekir, en çok sevdiği kişi olan Efendimiz (sas) gibi altmış üç yaşına geldiğinde rahatsızlanmış ve bu dünyadan o da ukbaya, refik-i a’la’ya hicret etmişti. Bu hicret ikinci ama asıl hicret idi.

Bu dünya Hz. Ebû Bekir gibisini bir kez daha görmedi. Hz. Ömer şöyle diyordu Hz. Ebû Bekir’in vefatının ardından: “Ey Ebû Bekir! Arkanda kalanlara yaşanamaz, yapılması güç bir hayat bıraktın.”[7] Adalet timsali olan Hz. Ömer dahi böyle diyorsa bize fazla da söz kalmıyordu. Hz. Ali (ra) ise Kûfe’de iken devrin Müslümanlarına: “İnsanların en cesuru kimdir?” sorusunu soracak, onlar ise hep bir ağızdan: “Sensin ey Mü’minlerin Emiri” diyeceklerdi. Bu cevaba Hz. Ali (ra) itiraz edecek ve insanların en cesurunun Hz. Ebû Bekir olduğunu söyleyecekti. Ardından İslam’ın ilk yıllarında Hz. Ebû Bekir’in çektiği sıkıntıları ve Allah Resulü’nü (sas) müşriklerin elinden kendisi dayak yeme pahasına kurtardığını mahzun bir şekilde anlatacaktı.[8] Hz. Peygamber (sas) ne kadar üzgün olsa da Hz. Ebû Bekir’i (ra) görünce neşesi yerine gelirdi. Bugün bizler de karamsarlığa, ye’se kapıldığımızda Hz. Ebû Bekir’in (ra) kapısını çalmalıyız.

 

 


[1]       Detaylı bilgiler için bkz. Fayda, Mustafa, “Ebû Bekir”, DİA, X, 101-108.

[2]       Buhârî, Fedâilu’l-Ashâb, 17; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe,2; Tirmizî, 3660.

[3]       İbnSa’d, Tabakât, I, 310.

[4]       Tevbe 9/40.

[5]       İbnKesîr, Tefsir, II, 121.

[6]       İbnHişam, es-Sîre, II, 40; İbnu’l-Esîr, el-Kâmil, II, 56.

[7]       İbnSa’d, Tabakât, III, 195.

[8]       Buhârî, Menâkibu’l-Ensâr, 27.


Kürşat ASLAN