Hadislerin Kur'ân'a Arzı Meselesi

Hadislerin Kur'ân'a Arzı Meselesi

 

 

İslâm’ın ikinci temel kaynağı olan hadisin doğru anlaşılması, büyük ölçüde İslam’ın da doğru anlaşılması anlamına gelir. Bu sebeple hadisi doğru anlayacak bir yol bulmak mecburiyetindeyiz. Mısırlı çağdaş âlim Muhammed Gazzâlî’nin yerinde tespitiyle, “İslam toplumu, tarih boyunca hadis ve sünneti yanlış anlamaktan çektiğini, uydurulan binlerce hadisten çekmemiştir.”[1]

Bir hadisin “isnad” ve “metin” yönünden “sahih” veya “sabit” olması, sadece hadisin kullanılabilir bir delil olduğunu gösterir. Hadisin doğru anlaşılması ve yorumlanması için öncelikle onun İslâm’ın bütünlüğü içinde okunması gerekir. Bunun için yapılması gereken işlerin başında hadisi Kur’ân’a arz etmektir. Sahâbe neslinden itibaren hadislerin Kur’ân’a arzı konusunda her zaman arzı kabul edenler de reddedenler de bulunmuştur. Ancak genel temayül hadislerin Kur’ân’a arzedileceği yönündedir ve bu düşüncesinin başını Hz. Aişe (r.anha) çekmektedir. Hz. Aişe (r.anha) birçok rivayetteki ravi yanılgılarını tespit etmiş, Kur’ân âyetleriyle karşılaştırmak suretiyle bu rivayetlerin eksikliklerini düzeltmiştir.[2]

Mezhep imamlarından Ebû Hânîfe ve İmam Mâlik hadislerin Kur’ân’a arzından yana tavır takınırken, İmam Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel hadislerin Kur’ân’a arzını kabul etmemişlerdir. Ebû Hanîfe âhad hadisi Kur’ân’ın genel ve zahirî hükümleriyle, İslâm fıkhında yerleşik genel ilkelerle, kavlî veya fiilî meşhur sünnetle, hatta bazen da sahâbe ve tabiînden gelen ortak uygulama ile karşılaştırarak değerlendirir, arada çatışma olduğunda genelde daha kuvvetli gördüğü ikinci grup delillerle amel ederdi. Geniş bir topluluğun önünde vuku bulması veya sık sık tekrarlanması sebebiyle çoğunluk tarafından bilinmesi, uygulanması ve rivayet edilmesi gereken bir konuda (umûmü’l-belvâ) vârid olan âhad haberi şâz bir görüş sayması da bu anlayışın sonucudur.[3]

Esasen hadisin Kur’ân’a arz sebebiyle reddedilemeyeceği görüşünde olanlar dahi bu görüşlerinde çok katı ve sert değillerdir. Onlara göre senedi sahih olan bir hadisin Kur’ân’a aykırı olmaması gerekirdi. Meselâ İmam Şâfiî bu konuda şöyle der: “Hadis, Kur’ân’a muhalif olur ise, Resûlullah’a ait değildir. İsterse o hadisi pek çok ravi rivayet etmiş olsun.”[4] Nitekim ona göre hadis Kur’ân’ı neshedemez. Eğer hadis tevili mümkün olmayacak derecede Kur’ân’la çelişirse, Kur’ân kabul edilir, hadis reddedilir. Ahmed b. Hanbel de prensip olarak Kur’ân’a arzı kabul etmezdi. Ona göre Kur’ân’ın zâhiri ile hadis reddolunamaz. Çünkü Kur’ân’ın mânasını ve delâletini Sünnet tayin ederdi. Bununla birlikte ona, Sünnet’in Kur’ân üzerine kâdî (hakim) olduğunun söylendiği nakledilince; “Ben, bunu söylemeye cesaret edemem, ama hadis Kur’ân’ı tefsir eder ve açıklar” demiştir.[5]

Her konuda bir ileri-geri gitme problemi olduğu gibi hadislerin Kur’ân’a arzı meselesinde de aşırılıklar olabilir. Nitekim XIX. yüzyılın ikinci yarısında Hindistan’da Seyyid Ahmed Han’ın düşünceleri etrafında oluşan, Çerağ Ali ve Çekrâlevî gibi isimler tarafından geliştirilen “ehl-i Kur’ân” ve “Kur’âniyyûn” olarak bilinen aşırı bir ekol ortaya çıkmıştır. Sünneti tamamen reddederek sadece Kur’ân’ı benimseme anlayışı üzerine kurulan bu ekol günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.[6] Bu ekole göre Cebrail Allah’ın peygamberlerine vahyi ulaştıran kuvvetidir; Hz. Peygamber’in Kur’ân’dan başka mûcizesi yoktur; namaz vakitleri, rek’at sayısı, kılınış âdâb ve erkânı ile diğer bazı konularda değişiklikler yapılmıştır, meselâ Çekrâlevî günde beş vakit namazdan söz ederken, Ahmedüddin sadece iki vakit namazın farz olduğunu ileri sürmüştür; Kur’ân’a dayanmayan cenaze ve bayram namazlarını kılma zarureti yoktur; zekâtın Kur’ân’da belirtilen sınıflara verilmesi kabul edilmekle birlikte, zekâtı gerektiren mal ve kazancın cinsi, miktarı, farziyetin tahakkuk süresi, verilme şekli vb. hususlarda farklı yorumlar yapılmıştır; oruç tutulmasını Kur’ân’ın nassına uygun görmekle birlikte orucun herhangi bir ayda tutulabileceği, oruç müddetinin sadece dokuz gün olacağı gibi bazı görüşler de ileri sürülmüştür; içki, kumar, hırsızlık, dinden dönme, miras ve çok eşlilik gibi konularda da farklı yaklaşımları vardır.[7] Bu ekol Kur’ân’da bulunmayan, sadece Sünnetle sabit olan hükümleri reddeder, hatta bir de üstüne bid’at damgasını yapıştırır, mesela onlara göre ezan bid’attir.[8]

Sünneti Kur’ân’a arz ederken nasıl bir Kur’ân anlayışına sahip olduğumuz çok önemlidir. Çoğu kez Kur’ân’a arz, hadisleri kişinin kendi Kur’ân anlayışına arzı anlamına gelir. Gerek Kur’ân’ı gerekse Sünnet’i anlamaya ve yorumlamaya çalışırken ikisini birlikte ele almak gerekir. Kur’ân merkezli aşırı yorumun kişiyi götüreceği yer Kur’âniyyûn çıkmazıdır.

Hadislerin Kur’ân’a arzı meselesinde aşırılığa gitmemek için şu hususlara dikkat edilmesi gerekir:

1. Tevil mümkünse arz yoluyla hadis reddedilemez

Usûlcülere göre tevil, lafzın zahir olan manasında anlaşılmaktan engellenmesi ve bir delile binaen zâhir olmayan başka bir mananın kastedildiğine hükmedilmesidir. Âyet ve hadis arasında bir çelişki var gibi görünüyorsa, nesh, tercih, cem ve tevfîk yollarından birisine göre problem çözülmeye çalışılır.

2. Hadislerin ilkesel hüküm bildiren âyetlere arzı problemlidir

Adalet, özgürlük, eşitlik, ehliyet gibi ilkeler bir sistemin genel mahiyetini ortaya koyması bakımından önemlidir. İlkeler zihniyet oluşturur, bakış açısı sağlar, ancak somut olaya ilişkin olayların çözümünde doğrudan işe yaramazlar. Çünkü bu tür ilkelerin pek çok istisnaları vardır. Hadis bu istisnalar kapsamında olabilir. Mesela Kur’ân’da miras, nikah, şahitlik ve ceza gibi konularda kadınla ilgili bazı hükümler eşitlik ilkesine aykırı gibi görünür. Aynı durum hadislerde de vardır. Eşitlik ilkesine uymuyor diye ne âyetleri ne de hadisleri reddedemeyiz. Bunların makul bir tevilini bulmak mecburiyetindeyiz.

3. Hadislerin küllî kâide türü prensiplere arzı problemlidir

Külli kaidelerin hemen tamamı Mecelle’de toplanmıştır. Bu kaideler çoğunluğun görüşüne göre ağlebiyet ifade ederler, yani şamil oldukları fer’î meseleleri çoğunlukla içine alırlar. Dolayısıyla bu meselelerin dışında kalan başka fer’î meseleler de olabilir. İstisnaları çok olduğu için küllî kaidelerin delil olarak kullanılmaları caiz görülmemiştir. Aynı şekilde hadislerin de külli kaide türü âyetlere arzedilerek reddedilmesi uygun olmaz.

4. Hadislerin dâbit türü kaidelere arzı problemlidir

Külli kaideler, altına birden fazla konu veya kişinin girdiği soyut prensiplerdir. Dâbit ise külli kaideden daha dar olup altına bir mesele veya şahsın girdiği kaidelerden ibarettir. Bunlar için klasik dönemde asl ve kıyas gibi kavramlar kullanılmıştır. Nassın olmadığı yerde dâbitler delil olarak kullanılırlar. Konu hakkında meşhur veya mütevatir seviyesinde bir nass varsa bütün mezheplere göre ittifakla nass tercih edilir. Ancak nass, haber-i vahid ise Şâfiî ve Hanbelî mezhepleri yine nassın tercih edileceğini söylerken, Hanefiler ancak ravinin fakih olmaması halinde dâbitin/kıyasın tercih edileceğini, aksi takdirde yine nassın tercih edileceğini belirtirler.

5. Kur’ân’ın çeşitleri olan bir konunun belli bir çeşidine ilişkin özel hükmünü genişletilerek buna aykırı gibi görünen hadisler reddedilemez

Çoğu kavramların çeşitli kısımları bulunur. Söz gelimi akit kavramı 12 ayrı açıdan 32 kısma ayrılmıştır.[9] Bu durumda bir kısımla ilgili hükmün genişletilerek diğer kısımlara da teşmil edilmesi doğru olmaz. Ayırımdan maksat her kısmın kendine mahsus özel hükümlerinin bulunmasıdır. Hindistan’daki Kur’ânuyyûn’nun, Türkiye’deki “Meâciler”in veya “Kur’ân Müslümanlığı” savunucularının yaptıkları en önemli yanlışlıklardan biri budur. Mesela bu kesimler, müşriklerin Hz. Peygamber’den mûcize istemesi karşısında onlara mucize gösterilmediğini ifade eden âyetleri[10] esas alarak, Hz. Peygamber’in Kur’ân’dan başka mûcizesi olmadığı ileri sürerler; bu görüşün bir sonucu olarak Kur’ân ve hadislerde sözü edilen isrâ, mirac, şakk-ı sadr, az yemekle çok kişinin doyması gibi mûcizeleri inkâr ederler.

Oysa mûcizeler, konusu açısından hissî, haberî ve aklî olmak üzere üç kısma, gayesi açısından da hidayet, nusret, ikram ve helâk olmak üzere dört kısma ayrılırlar. Mûcizelerin en yüksek derecelileri tehaddî (meydan okuma) özelliğini taşıyanlardır. Hz. Peygamber’in tehaddî özelliğini taşıyan tek mûcizesi Kur’ân olmakla birlikte olağanüstü özelliğe sahip başka mûcizeleri de vardır. Bu sebeple gerek âyetlerde gerekse hadislerde zikri geçen diğer mucizeleri, müşriklerin Hz. Peygamber’den mûcize istemesi karşısından onlara mucize gösterilmediğini ifade eden âyetlere arz ederek reddetmek doğru olmaz.

6. Kur’ân’da hükmü bulunmayan konularda hadis yeni bir hüküm getirebilir

Kur’ân Müslümanlığı inşacılarının başta gelen isimlerinden Yaşar Nuri Öztürk şöyle diyor: “Hz. Peygamber’e isnad edilen bir söz veya bir fiil.., Kur’ân’da olmayan bir hüküm koyma durumunda görülürse, o söz veya fiilin Hz. Peygamber’e isnadı kabul edilemez…”[11]

Birçok âyetten[12] açıkça anlaşıldığı üzere bir şeyi haram-helal kılma yetkisi de dahil olmak üzere Hz. Peygamber’in Kur’ân’da hükmü bulunmayan meselelerde hüküm koyma yetkisi vardır.[13] Bunu kabul etmemek kişiyi Kur’ânîyyûn ekolünde olduğu gibi ezanı bid’at kabul etmeye ve beş vakit namazı iki vakte indirmeye kadar götürür.

Sonuç olarak, önce hadisin sıhhatine bakmalıyız; sahih olmayan hadislerle kendimizi yormamalıyız. Sahih olduğu kanaatine vardıktan sonra da hadisi atmak yerine, İslâm’ın bütünlüğü içinde doğru yoruma ulaşmaya çalışmalıyız. Doğru yorum da Ehl-i Sünnet’in cadde-i kübrasıdır.

 


[1]          Bünyamin Erul, “Hadis ve Sünnetle Amel Meselesi”, Hadis (El Kitabı), Grafiker Yayınları, Ankara 2016, s. 611.

 

[2]          Bkz. Bedruddîn ez-Zerkeşî, Hz. Aişe’nin Sahabeye Yönelttiği Eleştiriler, Haz. Bünyamin Erul, Kitâbiyât, Ankara, 2000, s.67-86.

 

[3]          Mustafa Uzunpostalcı, “Ebû Hanîfe”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), X, 136.

 

[4]          Şâfiî, el-Ümm, Beyrut, ts, VII, 307.

 

[5]          Ahmet Keleş, Hadisler’in Kur’an’a Arzı, İnsan Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 2011, s. 111.

 

[6]          Bu ekol hakkında geniş bilgi için bkz. Abdülhamit Birışık, “Kur’âniyyûn”, DİA, XXVI, s. 428-429.

 

[7]          Abdülhamit Birışık, “Kur’âniyyûn”, DİA, XXVI, s. 429.

 

[8]          Fatma Kızıl, “Oryantalistlerin Kur’an’a Yaklaşımı”, Hadis (El Kitabı), s.213.

 

[9]          Bk: Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, II, İrfan Yayınevi, İstanbul 1982, s. 53-60.

 

[10]         Meselâ bk. el-Enʻâm 6/7-10; el-İsrâ 17/59, 88-96; el-Kehf 18/54; el-Furkân 25/7-8, 50.

 

[11]         Öztürk Yaşar, Kur’an’daki İslâm, Önsöz, s. 8.

 

[12]         Bk. el-A’raf 7/157; et-Tevbe 9/29.

 

[13]         Hz. Peygamber’in müstakil hüküm koyduğu bazı meseleler için bk. Ahmet Yücel, Hadis Usûlü, İFAV, İstanbul 2011, s. 30.

 


Prof. Dr. Ali BAKKAL