Kıbrıs’ın Hala Sultanı: Ümmü Haram binti Milhan

Kıbrıs’ın Hala Sultanı: Ümmü Haram binti Milhan


Asıl adı Ğumeysa olan Ümmü Haram binti Milhan Hz. Peygamber’in dünyaya teşrifinden yaklaşık 7 yıl önce Miladi 563 yılında Medine’de doğmuştur. Soyu Hazrec kabilesinin Neccaroğulları koluna dayanır. Bazı alimlere göre Hz. Peygamber’in (sas) babası Abdullah’ın teyzesi, bazı alimlere göre ise Hz. Peygamber’in (sas) süt teyzesidir.[1] Emin olduğumuz bir şey var ise o da Enes bin Malik’in (ra) teyzesi olmasıdır. Bu teyze - yeğen ilişkisinin de daha sonraları Hz. Peygamber’e atfedilmesi ihtimalini de gözardı etmemek gerekir. Ümmü Haram’ın “hala sultan” diye anılmasının sebebi ise Arapça’da “hâle” kelimesinin “teyze” manasında kullanılmasıdır.

Ğumeysa ve kız kardeşi Rümeysa, Bedir ve Uhud ashâbından olan daha sonraları Bi’r-i Maune’de şehit düşen Haram ve Süleym adındaki iki erkek kardeşlerine annelik etmeleri sebebiyle Ümmü Haram ve Ümmü Süleym künyeleriyle çağırılıyorlardı.

Ümmü Haram, İslam öncesi Amr bin Kays ile evlenmiş ve bu evliliğinden Abdullah ve Kays adında iki oğlu olmuştu. 60 yaşlarına geldiğinde İslam’ın güneşi Medine’yi aydınlatmaya başlamış, o da bu kervanın en ön safında yerini alarak Medine’deki ilk Müslüman hanımlardan birisi olmuştu. İslam’ı anlatmaya her zaman en yakınından başlayan Ümmü Haram validemiz, kocası Amr’ın da Müslüman olması için elinden geleni yapıyor ve hidayeti için Allah’a dua ediyordu. Fiili duası ile de her vesile de eşini İslam’a davet ediyordu. Fakat “Sefer bizden, zafer Allah’tan” şuuruyla gösterdiği bu cehde rağmen küfründe inat eden kocasından ayrılmak zorunda kaldı. Bu ayrılık belki de validemizin Allah yolunda ödediği ilk bedeldi. Merhametlilerin en merhametlisi, Ümmü Haram’ın ortaya koyduğu bu gayreti ve ödediği bedeli karşılıksız bırakmamış, mükafat olarak daha hayırlı bir eş nasib etmişti. Suffa meclisinin gözde talebe ve muallimlerinden biri olan Ubade bin Samit (ra) gibi bir sahâbî ile fıtrat üzerine bir yuva kuran Ümmü Haram’ın bu evliliğinden de Muhammed adında bir çocuğu olmuştu.

Malumunuz, Efendimiz (sas), Medine’ye hicret ettiği sırada bir müddet Kubâ’da konaklamıştı. Ümmü Haram validemiz, hanım olmasına rağmen burada Hz. Peygamber’e ilk biat edenlerden olmuştu. Daha sonraları da Uhud ve Huneyn savaşlarında geri hizmette bulunmuştu. Ona bakıldığı zaman mücahide kimliğini öylesine taşıyordu ki yetiştirdiği kardeşleri onun bu haline tanık olarak büyümüş ve ikisi de şehadet mertebesine erinceye kadar cihad yolunu terk etmemişlerdi. Vahyin aklı ve diliyle büyüyen kardeşi Ümmü Haram, Bi’r-i Maune’de arkasından mızraklandığında “Allahu Ekber! Kabe’nin Rabbine andolsun ki ben kazandım.”[2] diyerek haykırmış ve katili Cebbar bin Selma’nın zihnine bir hidayet tohumu ekmişti. Yaşadığı bu olaydan fazlasıyla etkilenen Cebbar, Haram’ın ne demek istediğini çevresindekilere sormuş ve hakikate vakıf olunca vahyin yetiştirdiği akıldan ve dilden oldukça etkilenmişti. Maktulun son sözleri katilin hidayetine vesile olmuştu.

Hz. Peygamber (sas), Ümmü Haram validemize “annemden sonraki annem” derdi. Kubâ mescidine gittiği zaman yakınlığı sebebiyle Ümmü Haram’ın evini ziyaret eder, yemek yer ve öğle uykusuna yatardı. Hz. Peygamber’e neden bu hanımın evine gittiği sorulduğunda “Ben ona merhamet gösteriyorum. Onun kardeşi benim yolumda öldürüldü.”[3] cevabını vermişti. Yine bir öğle üstü Ümmü Haram’ın hanesi kutlu nebinin gelişiyle şereflenmişti. Enes bin Malik şöyle nakletmiştir: “Resûlullah (sas) bir defasında teyzem Ümmü Haram binti Milhan’ın yanına gelip orada uzandı ve uykuya daldı. Uyandıktan sonra tebessüm ediyordu. Teyzem, “Niçin tebessüm ediyorsunuz ey Allah’ın Resûlü?” diye sorunca Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurdu: “Ümmetimden bir topluluk Allah yolunda cihad etmek üzere yeşil denize açılacak. Onlar tahtların üzerindeki krallar gibi ihtişamlı bir şekilde sefere çıkacaklar.” Teyzem: “Ey Allah’ın Resûlü, dua buyrunuz da ben de onlardan biri olayım.” deyince Hz. Peygamber (sas) “Allah’ım! Ümmü Haram’ı onlardan biri eyle.” diye dua etti. Resûlullah yine uzanıp uykuya daldı ve aynı şekilde tebessüm ederek uyandı. Teyzem niçin tebessüm ediyorsunuz diye sorunca Resûlullah aynı cevabı verdi. Bunun üzerine teyzem o kişilerden olmak için dua istedi ve Peygamber şöyle buyurdu: “Sen bu topluluğun önde gelenlerinden olacaksın, geride kalanlarından değil!”[4]

Kutlu Nebi’nin gördüğü bu rüya Ümmü Haram validemiz için bir muştu, bir hedef olmuştu adeta. Rüyalarını bu hedef süslüyor ve hedefini gerçekleştirebileceği günü bekliyordu. Resûlullah vefat etmiş, aradan henüz 17 sene geçmemişti. Ümmü Haram anamız ne yaşını ne de cinsiyetini bahane etmemiş, 86 yaşına gelene kadar hiç yerinde durmamış, kutlu nebinin müjdesine ulaşmak için kocası ile beraber cihad ordularının içinde bulunmuştu. Bir yıldızı da yeşil kubbe olan Medine’den yola çıkmış Kudüs’e ve daha sonraları bugün Suriye toprakları içerisinde bulunan Humus’a gitmişti. Kudüs ve Humus’ta kaldığı yıllarda hanımlara muallimelik yapıyor, tebliğ ve irşad faaliyetlerinde bulunuyordu. Gerek bu topraklarda, gerekse cihad meydanlarında Peygamber’e yakınlığı ile tanınan bir mücahide tavrını taşıması, mücahidlerin aşkını ve şevkini arttırıyordu. Anamız ümitsizlik anında ümit, korku anında cesaret ve zafer anında ise haşyet ile İslam ordularını besliyordu.

Şam valisi Muaviye bin Ebû Süfyan, Hz.Osman’a gönderdiği mektupta bir deniz seferi başlatmak ve işe Akdeniz’den başlamak istediğini dile getirmişti. İslam orduları o güne kadar hiçbir deniz seferine çıkmamıştı. Hz. Osman İslam ordularının deniz seferlerine alışık olmadığını belirtmiş, bu yüzden yalnız şu iki şartla sefere çıkılmasına müsade etmişti. Sefere katılacak askerler gönüllülük esasına bağlı seçilecek ve Vali Muaviye hanımıyla birlikte sefere katılacaktı. Bunun üzerine hemen askerler toplanmaya başlanmış ve ilk İslam Donanması oluşturulmuştu. Donanmanın başına da ilk İslam Amirali diyebileceğimiz Abdullah bin Kays atanmıştı.

Kıbrıs’ın fethi için Ümmü Haram validemiz de gönüllü olarak donanmadaki yerini almıştı. Savaşın kızıştığı bir sırada İslam donanması deniz şartlarına alışkın olmadığı için bir anlık bir ümitsizliğe kapılmıştı. Bu esnada Ümmü Haram validemiz yerinden fırlayarak şunu söyledi: “Ey İslam’ın mücahitleri! Vallahi ben şu kulaklarımla duydum ki Resûlullah şöyle dedi: “Ümmetimden ilk deniz savaşına çıkanlar gerçekten de (cenneti) hak ettiler...[5] Görüyor musunuz şu kara parçalarını? O toprakların arkasında cennet vardır.” Resûlullah’tan aldıkları bu muştu ile coşan mücahitler H. 28 M. 649’da Kıbrıs’ın fethini az bir kayıp ile gerçekleştirmişlerdi. Karaya ayak basıldığında Ümmü Haram’a binmesi için bir katır yanaştırılmıştı. Anamız katıra bindiği esnada katır onu üzerinden atmış ve Ümmü Haram validemiz ihtiyarlığı sebebiyle bineğin üzerinde duramamış, boynu kırılarak 86 yaşında şehit olmuştu. Alnından ter, gözünden yaş olarak akıttığı damlaya yeri ve zamanı geldiğinde bedeninden akıttığı kan damlasını da eklemiş ve ölümü öldürenler kervanına katılmıştı.

Aradan yüzyıllar geçmiş ve Kıbrıs tekrar Hıristiyanların eline geçmişti. Osmanlı 1571’de Kıbrıs’ı yeniden Müslümanlar adına fethetmişti. İlk icraatlarından biri de Kıbrıs’ın ilk fatihlerinden olan Hala Sultan’ın kabrini aramak olmuştu. Gayrimüslimlerin Ümmü Haram’ın kabrini Saliha Kadın Türbesi diye ziyaret ettiğini fark eden ceddimiz oraya bir tekke inşa etmişti. Osmanlı donanmaları türbenin yakınından geçerken anamıza minnettarlığını 4 paye (3 İhlas, 1 Fatiha) top atışı ile ifade etmeye çalışırdı. Osmanlı sonrası İslam hakimiyetinden çıkarak Rumların kontrolüne giren Hala Sultan Tekkesi, Kıbrıs Barış Harekatında Türk Ordusunun asgari sınırıydı. Barış harekatını planlayan ve ordunun harekat emrini veren dönemin Başbakan Yardımcısı merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Genelkurmay Başkanı’na “Hala Sultan’ın kabri alınmadan ilerleyişimiz durmayacak” emrini vermesine rağmen ilerleyen süreçte Türkiye masada durdurulmuş ve Hala Sultan’ın kabri kurtarılamamıştır. Hala Sultanımız bugün Rum kesiminde bulunan Larnaka’da yattığı müddetçe bizim gözümüz ve gönlümüz o topraklardan ayrılmayacak ve o toprakların tekrar İslam’a kavuşması meselesini dert edineceğiz.

 


[1]          Nevevî, Şerhu Müslim, XIII, 57; XVI, 10.

 

[2]          Buhârî, Cihad 9.

 

[3]          Buhârî, Cihad 38.

 

[4]          Buhârî, Cihad 63.

 

[5]          Buhârî, Cihad 93.

 


Cüheyman Taha AYDIN