Adâlet Timsali Hz. Ömer

Adâlet Timsali Hz. Ömer

 


Hz. Ömer (ra) Miladi 584 yılında Mekke’de, nübüvvetten yirmi yedi yıl önce dünyaya geldi. Babası Hattab b. Nüfeyl, annesi Hanteme bt. Hişam’dır. Künyesi Ebû Abdullah, lakabı ise Fâruk’tur. Adiyyoğulları’na mensub olan Hz. Ömer nübüvvetin 6. yılında (m.616) İslam’a girmiştir. Allah Resûlü (sas) ile tüm gazvelere ve birkaç seriyyeye katılmıştır. Hz. Ebû Bekir’in (ra) vefatının ardından on yıl sürecek halifelik makamına geçmiştir. Birden çok evlilik yapan Hz. Ömer’in (ra) bu evliliklerinden on üç çocuğu olmuştur. Allah Resûlü’nden (sas) bize beş yüz otuz dokuz hadis rivayet etmiştir. İsmi anılınca ‘adalet’ kavramının da akla geldiği Ömerü’l-Fârûk (ra) Miladî, 3 Kasım 644/Hicrî, 26 Zilhicce 23’te Medine’de şehit edilmiştir. Kabri, Hz. Peygamber’in (sas) Hücre-i Saâdet’inde, Hz. Ebû Bekir’in (ra) kabrinin yanındadır.[1]

 

CAHİLİYYE BATAKLIĞI

 

Mekke cahiliyyesinin güçlü adamları vardı: Ebû Cehil, Ebû Leheb, Ümeyye b. Halef gibi İslam’a şiddetli düşmanlık gösteren cahil ve zalimler... İşte onlardan birisi de Ömer b. Hattab idi. Cehaletin damarlarında dolandığı bir başka tabir ile cahiliyye adetlerini kalbine içirmiş bir şahıstı Ebû Hafs Ömer b. Hattab. Devrin ismi cahiliyye olsa da o, binen anlamda cahil değil bilakis Mekke’de okuma-yazma bilen az sayıdaki insanlardan biriydi. Arapça’yı güzel konuşur, şiiri çok sever ve iyi derecede silah da kullanırdı. Ömer b. Hattab heybeti ile de dostuna cesaret, düşmanına korku veren bir yapıya sahipti. Böyle meziyetlere sahip olan bir insanı elbette Mekke’nin ileri gelenleri kullanmak isteyeceklerdi. Cahiliyye toplumunun üst düzey meclisi Dâru’n-Nedve’ye girme yaşı kırk olmasına rağmen Ömer b. Hattab 26 yaşında ‘sefaret/dış işler bakanlığı’ görevine getirilmişti.[2]

Cahiliyye insanı her türlü baskı ve şiddeti artırsa da İslamiyet sürekli yayılıyordu. Her geçen gün imana koşan insanlar vardı. Bedevilikten medeniliğe, cehaletten hilmin çerçevesine, her türlü kirden saffete adım atan güzide şahsiyetler, Hz. Peygamber’i (sas) ve ashâbı sevindiriyordu. Hz. Hamza’nın Müslüman olmasıyla beraber ashâba bir güç gelmişti, ama yine de bir şeyler eksikti. İslam’ın ilk neferleri henüz Allah’ın evi Kâbe’de rahat ibadet etme fırsatı bulamıyordu.Takvimler bi’setin yani Nebi-yi Zişan’ın gönderilişinin 6. Yılını (m.616) gösteriyordu. O güne kadar 128 kişi İslam ile müşerref olmuş ve bu Müslümanlardan 39’u Dâru’l-Erkam’da Efendimiz’in (sas) özel eğitimine girmişlerdi. Beklenen gün ve beklenen kişi gelmek üzereydi.

 

İKİ ÖMER’DEN BİRİ

 

Allah Resûlü (sas) ellerini açmış ve şöyle dua ediyordu: “Allah’ım! İki Ömer’den (Ömer b. Hattab ve Amr b. Hişam/Ebû Cehil) biri ile Sen İslam’ı aziz kıl, güçlendir.”[3] O (sas) dua eder de kabul olmaz mı hiç? Dâru’n-Nedve’de âlemlere rahmet Efendimiz’i (sas) öldürmek için karar alınmış ve bu kararı uygulamak için cahiliyyenin Ömer’i öne çıkmıştı. Eline kılıcını almış ve Allah Resûlü’nü öldürmek için Mekke sokaklarında onu arıyordu. Yolda akrabalarından Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Nuaym o günlerde Müslüman olmuştu. Ömer’i bu halde görünce birşeyler olduğunu farketmişti. Ona nereye gittiğini sorunca aldığı cevaptan ötürü Nebi’yi (sas) korumak için Ömer’in yolunu değiştirmek ister. Nuaym, Ömer’e: “Sen Muhammed’in (sas) peşine düşeceğine önce enişten ve kız kardeşine bak!” diyerek onların da Müslüman olduğunu ifade eder. Bu haberi duyan Ömer çılgına döner ve elindeki kılıcı ile kızkardeşi Fatıma’nın evinin yolunu tutar. Eve yaklaşınca içerde bazı sesler işitir. Bu sesler Habbab b. Eret’e ait idi. Habbab yeni nazil olan ayetleri Ömer’in kız kardeşi Fatıma’ya ve eniştesi Said b. Zeyd’e okumaktaydı. Ömer hiddetle içeriye girince Habbab hemen evin bir köşesine saklanmıştı. Ömer girer girmez sorguya başlar ve kız kardeşine ne okuduklarını ardından da Müslüman olup olmadıklarını sorar. Fatıma bt. Hattab’dan cevap alamayınca sinirlerine hakim olamamış önce eniştesine daha sonra kız kardeşine tokat atmıştır. Fatıma’nın yüzü kanlar içinde kalınca Ömer bir anda sakinleşir ve Fatıma ona Müslüman olduklarını itiraf eder. Habbab da saklandığı yerden çıkarak ona Tâ-hâ Sûresi’nden birkaç ayet okur. Habbab okumayı bitirince şu sözleri söyler: “Vallahi! Ey Ömer, ben Resûlullah’ın senin için dua ettiğini işittim.” Bütün bu olanlardan etkilenen ve kalbi yumuşayan Hz. Ömer (ra), Habbab’tan Allah Resulü’nün yerini öğrenerek yola koyulur.

Elinde kılıcı ile Dârü’l-Erkam’a gelen Ömer’i ashâb içeriye almak istemez. İslam cesur yüreklerinden olan Hz. Hamza: “Açın kapıyı, hayra gelmişse hoş gelmiş, şerre geldiyse kılıcımızla ona gereken cevabı veririz” diyerek sahâbîlerin yüreğini teskin etmişti. Kapı açılmış ve ağır adımlarla Hz. Ömer içeriye girmişti. O hiçbir şey söylemeden Efendimiz (sas) ayağa kalkmış ve Ömer’in iki yakasından tutarak: “Müslüman olacağın gün gelmedi mi? Neyi bekliyorsun Allah’ın Ebû Leheb’i andığı gibi seni de kitabında anmasını mı bekliyorsun?” demişti. Allah Resûlü (sas) sanki böyle yaparak Ömer’in kalbine İslam’ı yerleştirmeye çalışmıştı. Hem Hz. Ömer (ra) de o anı şöyle tasvir edecekti bizlere: “Resûlullah (sas) yakamı tutup silkelediğinde imanın yüreğime düştüğünü hissettim.”[4]

 

FÂRUKİYYET MAKAMI

 

Hz. Ömer (ra) şehadet getirerek Dârü’l-Erkam’ı bayram yerine çevirmişti. Öldürmek için yola çıkan Ömer (ra) hayat bulmuştu. Hak ile batılın savaşında hakkın tarafını seçmişti Ömer b. Hattab(ra). Hidayet ile dalaletin ayrılmasında, hayır ile şerrin en keskin çizgilerle belirmesinde bir öncü idi artık o. Bu vesile ile Efendimiz (sas), ona lakap olarak: “Sen bügünden itibaren Ömerü’l-Fârûk’sun” demiştir.[5] Ömerü’l-Fârûk da Dâru’l-Erkâm’ın kırkıncı talebesi olmuş ve Müslümanların sayısı yüz yirmi dokuza yükselmişti. İşte şimdi taşlar yerine oturmuştu. Cesaret bir kartal ise sağ kanadı Hamza (ra), sol kanadı Ömer (ra) idi. Bu şecaat abidelerinin Beytullah’ı tavafları ile kanatlandırma vakti gelmişti. İman edince yerinde duramayan sahâbîler gibi Ömer de yerinde duramamış ve Kâbe’de hep beraber namaz kılmaya çıkmışlardır.[6] İslam’ı perdeler gerisinden Kâbe’nin aydınlığına taşıyan isimdir Ömerü’l-Fârûk (ra).

 Hz. Ömer (ra), cahiliyye uğruna verdiği mücadelenin kat kat fazlasını İslam’a vermeye başlamıştı. Allah Resulü’ne (sas) sıkı sıkıya bağlanmıştı. Cahiliyyede geçen otuz üç yılın telafisini yapmak istiyordu belki de. Efendimiz(sas) ile on altı yıl İslam’ın yolunda koşmuştu. Ama Nebi’nin (sas) Refik-i A’la’ya ulaşma vakti gelmişti. Vefat haberi Medine sokaklarında duyulurken Ömerü’l-Fârûk elinde kılıcı koşar adım mescide girmiş: “Resûlullah (sas) ölmemiştir. Allah onu muhakkak ki tekrar gönderecek ve böyle söyleyen kimselerin ellerini, ayaklarını kestirecektir” sözleriyle duygularını ifade etmiştir. Celal sahibi Ömer’i (ra) ve diğer ashâbı Hz. Ebû Bekir (ra) teskin etmişti.[7]

 

ADALET TİMSALİ

 

Hz. Ebû Bekir’in halife olmasında öncülük eden Hz. Ömer (ra), onun halifeliğinde müşavirlik ve kadılık yapmıştır. Hz. Ebû Bekir (ra) iki yıl halifelik yapmış ve vefatına yakın bir zamanda Hz. Ömer’i kendisinden sonra halife olarak tayin etmiştir. Bir adalet güneşi olan Hz. Ebû Bekir, vefatından evvel çok parlak bir adalet güneşini de ümmete armağan etmişti. Hz. Ömer’in celal vasfından korkan insanlar onun göreve gelmesiyle merhametinin ne kadar da ileri safhalarda olduğunu görmüşlerdi. Hatta o ilk konuşmasında insanlara şu şekilde hitap etmişti: “Ey insanlar! Ben şimdiye kadar Efendimiz’in (sas) ve Ebû Bekir’in (ra) elinde çekilmiş bir kılıç gibiydim. Kendimi onların eline vermiştim. Onlar ister beni kullanır, ister beni kınına koyarlardı. Ama şimdi iş başa düştü, bundan böyle ben rahmet ile sizlere muamelede bulunacağım.”[8] Tam on buçuk yıl bu sözünden dönmemişti. Adalet ve rahmet Ömerü’l-Fârûk’un vazgeçemediği iki kavram idi. İşte bu adalet ve rahmet ile hem beldeleri hem de gönülleri fethediyordu. Hz. Âişe onun için şöyle söylerdi: “Ömer anılınca adalet anılmış olur, adalet anılınca Allah anılmış olur, Allah anılınca da rahmet iner.”[9]

 

HAKK’IN KONUŞTURDUĞU İNSAN

 

Birbirinden başarılı çalışmalar ortaya koymuş, ordugah şehirler oluşturmuş, ilk hapishaneyi kurmuş, ümmetin hayrına birbirinden değerli içtihatları olmuştur. Müslümanlar ilk kez ona ‘Emîrü’l-Mü’minîn/Müminlerin Emiri’ unvanını vermişlerdi. Neredeyse her türlü hayırda ismini gördüğümüz adalet timsali Hz. Ömer’in yapmış olduğu işleri sıralamakta kalemler aciz kalır. Allah seçtiği özel kullardan olan Hz. Ömer’in ayrıca çok güzel bir yanı daha vardı. Onun feraseti o kadar gelişmişti ki bazı ayetler nazil olmadan önce Ömer (ra) o konuda Efendimiz’e(sas) gelir ve fikrini iletirdi. Onun fikrini beyanından fazla vakit geçmeden onun söylediği minvalde ayetler nazil olurdu. Ayete muvafık konuşuyordu Ömer (ra). Muvâfakât-ı Ömer denilen ayetlerden şarabın haram kılınması, Hz. Peygamber’in eşlerinin eve gelen misafirlerle perde arkasından konuşmalarının daha doğru olması, münafık Abdullah b. Übey b. Selül’ün cenaze namazının kılınmaması gibi bazıları örnek verilebilir.[10] Allah Resûlü (sas) bu özelliğinden ötürü onu şöyle vasıflandırmıştır: “Allah, gerçeği Ömer’in lisanı ve kalbi üzere yarattı.”[11]

 

ONA ŞEHADET YAKIŞIRDI

 

Hilafetinin son günlerine doğru Hz. Ömer (ra) ümmet coğrafyasının genişlemesi ve problemlerin artması ile endişelenmeye başlamış ve hilafetin altından kalkamayacağı korkusu ile Arafat’ta Rahim-i Rahman’a ellerini açarak: “Allah’ım! İslam coğrafyası genişledi, riayetimin altındaki insanlar çoğaldı, artık ben bu yükü taşıyamıyorum. Ne olur beni artık al katına ve beni iki aziz dosta kavuştur.”[12] Allah’ın konuşturduğu bir insan olan Hz. Ömer’in duası kabul olacaktı, ama o bir şey daha istiyordu Yüce Mevla’dan: “Allah’ım! Bana yolunda şehadeti ve Resûlü’nün şehri Medine’de ölmeyi nasip et.”[13] Bu hem o dönemde hem de günümüzde çok zor bir şeydi. Ömerü’l-Faruk’un kızı, Müminlerin annesi Hafsa annemiz de bu dua için: “Hem Medine’de ölmek hem şehit olmak; olmayacak duaya âmin demek gibi birşeydi bu” derdi.[14]

Hz. Ömer (ra) o kadar ihlas ile yapmış ki duasını 644 yılında haccını eda edip Medine’ye dönünce Ebû Lü’lü Fîruz en-Nihâvendî adında bir köle ona efendisi ile arasındaki bir meseleyi dava etmiş, Hz. Ömer davayı onun aleyhinde karara bağlamıştır. Bundan hoşlanmayan Ebû Lü’lü bir sabah namazında Hz. Ömer’i sırtından yaralamıştı. Bu acıya ancak üç gün sabreden Hz. Ömer (ra), üçüncü günün sonunda iki aziz dosta kavuşmuştu. Ona da zaten şehadet yakışırdı.

Bugün aramızda adaletin olmayışının en büyük nedeni belki de Ömerlerin olmayışındandır. Güzel bir söz vardır: “Eğer sana Müslüman ülkelerindeki adaleti sorarlarsa onlara de ki; Hz. Ömer şehit oldu.” Şeytanın bile onu gördüğü zaman yolunu değiştirdiği Ömer’e (ra) ne kadar da hasret kaldık. Abdullah b. Mes’ud, Hz. Ömer için: “Ömer’in Müslüman olması fetih, hicreti zafer, yöneticiliği rahmetti” derdi.[15] Allah’ın rahmeti ve selameti onun üzerine olsun.

 


[1]          Detaylı bilgiler için bkz. Fayda, Mustafa, “Ömer”, DİA, XXXIV, s. 44-51.

 

[2]          Yıldırım, Muhammed Emin, Nebevî Eğitim Modeli Dâru’l-Erkam, Siyer Yayınları, İstanbul 2010, s.51.

 

[3]          Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 456; İbn Hişam, es-Sîre, I, 345; İbn Sa’d, Tabakât, III, 269.

 

[4]          İbn Esîr, el-Kâmil, II, 86, İbn Kesîr, el-Bidâye, III, 80-81.

 

[5]          İbn Sa’d, Tabakât, III, 207-271; İbn Hacer, el-İsâbe, II, 1308.

 

[6]          İbn Esir, Usdü’l-Ğabe, IV, 150; Ebû Nuaym, Delâil, I, 242.

 

[7]          Buhârî, Fedâilu Ashâbi’n-Nebî 5; İbn Hişam, es-Sîre, II, 655-656.

 

[8]          İbnü’l-Cevzî, Menâkıbu’l-Ömer, s. 170.

 

[9]          Fayda, Mustafa, “Ömer”, DİA, XXXIV, s. 47.

 

[10]         Ahmed Naim, Babanzade, Tecrid Tercemesi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1984, II, 346-353.

 

[11]         Tirmizî, Menâkıb, 18.

 

[12]         İbn Sa’d, Tabakât, III, 393.

 

[13]         İbn Sa’d, Tabakât, III, 394.

 

[14]         Yıldırım, Muhammmed Emin, En Güzel Örneğin En Güzel Örnekleri, I, 256.

 

[15]         İbn Hişam, es-Sîre, I, 342.

 


Kürşat ASLAN