Hz. Âdem’den (as) Günümüze Yolculuk: Müslümanların Tarihi

Hz. Âdem’den (as) Günümüze Yolculuk: Müslümanların Tarihi

Hz. Âdem’den (as) günümüze yolculuk MÜSLÜMANLARIN TARİHİ

İslam tarihi alanında ülkemizde yetişen ender şahsiyetlerden biri olan İhsan Süreyya Sırma’dan etrafındaki dostları ekseriyetle ondan dört başı mamur, yerli, kapsamlı bir İslam tarihi kitabının telifi noktasında taleblerde bulunmaktaydı. Hoca da iç dünyasında bunu düşünüyor, bu ağır yükün altından kalkmanın projelerini yapıyor, elinde buna dair malumatları biriktiriyordu.

Hayalini kurduğu bu araştırmayı Hz. Âdem’den (as) başlayıp günümüze kadar getirme amacındaydı. Arzusu; Müslümanların insanlık tarihinin hangi safhasında güzellikler gerçekleştirdiklerini ve bu tespitlerini okuyucuyla paylaşmaktı.

Çılgın bir hayal!

Hz. Âdem’den günümüze dek bir tarih manzumesi oluşturmak, yazmayı düşünmek, müellif nispetinde olanaksız hatta çılgın bir hayal olarak görülüyordu.[1]

Bu çalışma, ele alınan tarihî dönemlerin kısmî siyasî tarihini içermektedir. Bu yüzden okuyucu her aradığını bu araştırmada bulamayabilir. Hal böyle iken hoca, bu eserin okyanusta ilerlerken ulaşacağımız menzile doğru ışık tutan bir deniz feneri olması gayesinde olduğunu belirtmiştir. Hoca, bu deniz fenerinin ışığıyla okuyucunun menzile varan yolunu aydınlattığını, çalışmasının ise Müslümanların siyasî tarihini konu alan farklı bir tarih denemesi olduğunu belirtmiştir.[2]

Tarih yazıcılığı tarafsız olmayı gerektirir. Bu eserde ele alınan kişi ve olaylar tarafsız bir şekilde ele alınmış ve yorumlanmaya çalışılmış,[3] bütüncül bir bakış açısıyla yazılmıştır.

Neden Müslümanların Tarihi?

Bizim tarihimiz şimdiye dek hep İslam Tarihi olarak isimlendirilmiş, bu başlık altında çok sayıda kitap yazılmıştır. İşte bu kitaplar İslam Dini’nin değil, o dine mensup olanların tarihidir. Yani, Müslümanların Tarihi…Dolayısıyla müellife göre İslam Tarihi ifadesi yanlıştır ve doğru olanı ise Müslümanların Tarihi ifadesidir.[4]

Neden Hz. Âdem’den (as) başladı?

AllahuTeâla Hz. Muhammed’e (sas): “Andolsun biz senden önce peygamberler gönderdik. Onlardan kimilerini sana anlattık, kimilerini anlatmadık.”[5] buyurarak bize örnek gösterilen bütün peygamberler, İslam inancında: “Allah’ın Peygamberleri” olarak kabul ettiğimiz için Müslümanların Tarihi’ne ilk peygamberimiz Hz. Âdem ile başlamıştır. Bu mesele eserde “Tarih Ne Zaman Başladı?” [6] başlığı altında açıklanmıştır. Takip eden “Zaman Akımında Tarihi Mücadeleler”[7] başlığı da bu konunun devamı niteliğindedir.

Tarih bilinci veya tarihe İslamî bir zaviyeden bakış

Bir tarih manzumesi ortaya koymak için illaki tarih bilinci edinmek gerek idi. İhsan Süreyya hoca da bunun farkındaydı ve bize sunduğu bu 5 ciltten oluşan tarih manzumesine evvela; “Tarih Nedir?” bahsini açarak başlamış ve bu noktada ortaya koyduğu özgün tanımlamalar ile okuyucuda İslamî bir tarih bilincinin oluşmasının temellerini atmayı amaçlamıştır.

Müellif özellikle Müslüman tarihçilerin 19. yüzyıldan itibaren kaleme aldıkları eserlerde yabancılara ait izlerin var olduğunu ve kendi tarihimizi unuttuğumuzu gözlemlemiştir, kendisi bu algıdan uzak bir şekilde tarih ilmini yorumlamaya çaba gösterdiği görülmektedir.

Kendisi klasik tarih anlayışından uzak, kronolojiye ve alıntılara takılı kalmayan bir tarih anlayışını yakalamaya çalışmıştır.

Müellif, 19. yüzyıldan itibaren İslam dünyasında bir tarih sömürgeciliğinin başladığını söyler. Bunu şöyle anlayabiliriz: İnsanların, olduklarından daha başka gösterilme çabaları… Müslümanın kendine yabancılaştırılması, Müslümanların tarihinden ziyade, yabancı ülke tarihlerinin Müslümanların kafasına yerleştirilmesi… Örneğin; En büyük inkılab olan Hz. Muhammed’in (sas) risaleti ve mücadelesi yerine 1789 Fransız Devrimi’nin ön plana çıkarılması gibi… Bir Müslümanın Farabi’den önce Shakespeare’i öğrenmeye çalışması bu kabildendir. Müellifin bunları aktarmaktaki amacı bizim evvela kendimizi öğrenmemiz gerektiğine dair vurgu yapmak istemesidir: “Zira kendisini tanımayan, başkasını da asla tanıyamaz!”

Müellif, araştırmacıların kaynak olarak otantik eserlerden ziyade oryantalistlerin eserlerine yönelmesinden de yakınmaktadır. Hocanın yakındığı nokta oryantalistlere ait eserleri incelerken onlara ait dile ve kültüre yabancı oldukları için yüzeysel bir biçimde incelemeleridir. Ayrıca bu, Batı’nın kalıbına girip Batı neyi/ kimi kötülerse onu kötülemeye, neyi/ kimi överse onu övmeye varacak bir tehlikeye işi vardırabilir. Bu sebepleri misallerle irdeledikten sonra bunların tarih sömürgeciliği meselesinden kaynaklandığını söyler.[8] Bu konuyu kitabın ilerleyen bölümlerinde detaylı bir şekilde misaller ve tespitler çerçevesinde incelemiştir.[9]

“Ey imân edenler, eğer bir fâsık size bir haber getirirse, onun doğru olup olmadığını araştırınız!(Yoksa) bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman kimseler olursunuz.[10]” ayetini hatırlatarak her tarihçiye inanmamamız gerektiğini, araştırmacı okumalar yapmamız gerektiğini bizlere hatırlatır.

Tarih ve Kur’ân yönünden müşterek konu: İnsan

Tarihin konuları insan ve zaman olduğu için Kur’ân’a baktığımızda, onunda konusunun da aynı olduğunu görürüz. Kur’ân’ın bütün ayetlerinin muhatabı insandır. O kitap bize gelmiş ve hayatımızı tanzim etmiştir. Bu yüzden Kur’ân’ı insandan soyutlayamayız. Çünkü “Ey insanlar! Ey imân edenler! Ey kâfirler!” hitaplarının tamamı insanlığadır.[11]

Tarih-takvim ilişkisi

Hayatımızın büyük bir parçası olan takvimin tarihle yakın bir ilişkisi vardır. Hatta her ikisi de Türkçe’de aynı manada kullanılır: “Bugünün tarihi ne?” diye sorduğumuzda takvimdeki zamanı sormuş oluruz. Bu her ikisinin de zamana bağlı olduklarındandır. Müellif bu alt başlıkta takvim, saat vb. gibi zaman gereçlerinin ihtiyaca binaen ortaya çıktığını ekler ve onların tarihi seyrine dair bazı önemli bilgileri aktarır.[12]

Zaman birimleri insanın emrinde

Zaman, tarihî hadiselerin arenasıdır. AllahûTeâla’nın emrimize verdiği Güneş ve Ay’ın hareketleriyle Dünya’da zaman birimleri oluşur ve her türlü hareketimizle tarihimizi oluştururuz.[13] Bu alt başlık özellikle nokta atışı mesabesindeki ayetlerle de desteklenmiştir.

Ardından “Hicri Takvimin Tesbiti” [14] konusu bir alt başlık olarak incelenmiştir. Müslümanların ilk tarih kullanımının Hz. Ömer (ra) devrinde başladığına, bu zamana kadar değişik takvimler kullandıklarına değinmiş, hicri takvimin doğuş serüvenini aktarmış ve zaman içinde kullanılan farklı takvimlerin tarihi serüvenini de anlatmıştır.

Tarih’in tanımlanması veya Zaman’ın tanımlanması

Akabinde “Tarih Kelimesinin Menşei”ni[15] incelemiştir. Ardından “Tarihin Tanımı”na[16] geçmiştir. Tarihi genel anlamda şöyle tanımlamıştır: “Günümüze kadar geçmişte cereyan etmiş tüm olayların, bütün boyutlarıyla irdelenmesi, soruşturulması ve değerlendirilmesidir.”[17]

Müellif, okullarda okutulan kronolojik ve soyut tarih nakillerini tarih olarak değerlendirmez. Tarih anlatımları değiştiği için tarihin; sadece geçmiş hadiselerin anlatımı değil, yorumu ve değerlendirmesi olduğunu eklemiştir. Ardından tarihçi ve düşünürlerden çeşitli tarih tanımlarını paylaşmıştır. İlk olarak el-Kafiyeci’nin el-Muhtasaru’l-Mufid fi İlmi’t-Tarih adlı eserinde yer alan bir tanımı aktarmıştır. Kafiyeci’ye göre tarih “Zaman’ın tanımlanması”dır. Akabinde Kafiyeci’den aktarılan tarih bilgisi devam etmektedir.[18]

Müellif aktarımlarından sonra bir noktayı daha nazarımıza vermek istemiştir. Tarih tariflerini klasik ve modern bakış açısı yönünden çoğaltmamızın mümkün olduğunu; gayesinin, tarihin ilmini yapmak değil, tarihi insanların yararına sunmak olduğunu söylemiş ve bölümü Ali Şeriatî’nin Felsefe-i Tarih kitabından aldığı iki pasajla sonlandırmaktadır: “Tarihi, insan tekevvünün ilmi” olarak tanımlamış, Kur’ân’ın aşağı yukarı yüz elliden fazla ayetinin tarihle ilgili olduğunu söylemiştir.[19] Sonrasında tarihin insan varlığı ilmi olduğuna işaret etmektedir: “Tarih, insan oluşumunun ilmidir. Yani bütün insanların hakikatı tek bir insan, yani Âdem (as)’dır. Milyonlarca fert, insan adında hakiki bir vücutta toplanır. İşte bu insan, oluşum hâlindedir. Ve bu insan olma öyle bir gerçektir ki belli bir zaman biriminde ve belli birilmî cereyan içerisinde tarihtir. Başka bir deyişle tarih ilmi, insanın kendi kendini tanımasıdır; geçmiş hadiseleri, zamana bağlı olayları ve geçmiş zamanı değil! Bundan dolayı tarih, gerçeğin oluşumunun incelenmesidir ki bu gerçek, insan adına tarihte şekil almaktadır. Ve bu insan oluş, geçmişten şu ana kadar devam etmiş olup, şimdiden sona kadar da devam edecektir. İşte bu devam etme, tarihî bir devam etmedir ki bu yol, ideal insanı ortaya çıkarır. İşte tarihin üstünlüğü budur.”[20]

Bu bahsin ardından “Tarih Dinden Ayrılabilir Mi?”[21] başlığını açmıştır. Müellife göre tarihin dinden ayrılması imkânsızdır. Çünkü malzememiz dindir. Müellif bu noktada şu tespitleri yapar: “Dünya üzerindeki dinleri kaldırsak; savaş, anarşi biter!” görüşünü redderiz, çünkü “Gerçek din ve inanç uğruna verilen bir mücadele ve uğraş, tarih açısından emir üzerine veya bazı menfaatler karşılığında yapılan tüm eylemlerden kutsaldır.”[22] Ayrıca bu alt başlıkta Haçlıların tarihçesini de uzun uzadıya incelemiştir.

Akabinde “Eski-Yeni Tarih Anlayışları” [23] başlığı altında geçmişten günümüze seyreden tarih algısı hakkında incelemelerini mukayeseli bir biçimde aktarmıştır. ‘‘Tarihe Olan İhtiyaç”[24] başlığında tarihin bütün ilimlerden önce geldiğini ifade ederek tarihin önemine dikkat çekmiştir.

İlim, İlim İçin mi; İnsanlık İçin mi?

Müellif, “ilim için ilim” diye bir kaidenin bizim inancımızla bağdaşmadığını dile getirmiş, “İlmin insanlığın yararı için vardır.” parolasını ilmî bir kanun olarak nitelendirmektedir. Aynı zamanda kapsamlı bir tarih yazımı, araştırmacılığı ve uzmanlığı üzerineönemli tespitlerde bulunmuştur.

Kur’ân’ın tarihe verdiği önem

Bilindiği üzere Kur’ân’ın önemli bir bölümü kıssalardan oluşmaktadır. Biz kıssaları “uydurulmuş darbı meseller” olarak değil, gerçek olaylar olarak değerlendirmeliyiz. Onlar da tarihle aramızda bir köprü mekanizmasındadır. Hatta tarihe ait ilk bilgi kaynaklarıdırlar. Kıssalar, bizim ibret ve ders almamız içindir. Bu bahsin ardından müellif, “Tarihçi”[25] başlığı altında tarihçinin olguları inceleme, aktarım ve değerlendirme bakımından nasıl olması gerektiğine dair tespitlerini paylaşmaktadır. Akabinde “Tarihçi Tarafsız Olabilir Mi?”[26] başlığı da önceki konu ile bağlantılıdır. Buna ait de değerli bilgiler paylaşmıştır. İbn Haldun’un (ö. 808/1406)[27] mukaddimesinden alıntılarla da desteklemiştir. Arkasından “Tarihçilerin Yazım Zorluğu”[28] kısmında tarih yazımının diğer ilimlere nazaran daha zor olduğuna dikkat çekmiş, bunun sebeplerine dair bir şeyler söylemiştir. Ardından “Müslümanlarda Tarih İlminin Başlaması”[29] konusunu kıssaların önemine değindiği “Kur’ân’ın Tarihe Verdiği Önem” başlığıyla birleştirebiliriz. Çünkü bu bölümde yine tarihin ilk belirtilerini Kur’ân-ı Kerim’de gördüğümüze değinmekte ve önemine dikkat çekmektedir. Ayrıca tarihin insanın yaratılışıyla başladığını da tekrar yinelemektedir.

Bu bölümde ayrıca Efendimiz’in (sas) Sünneti’ne dair bazı hususları da dikkat çekmektedir. Şöyle ki: “O’nun Sünneti, İslam tarihinin Peygamber devrinden başka bir şey değildir.” demektedir, el-Hâk doğrudur. Çünkü rivayetler bir yaşanmışlık ifade eder. Bunlar dışında Siyer ve Meğazi (Hz. Peygamber’in Savaşları) rivayetleri de birer tarihîmalumattırlar. Müellif burada onların öneminden de bahsetmiştir. Siyerin kupkuru bir hayat hikâyesi değil, bir mücadele tarihi olduğunu,[30] sahâbenin hayatının da siyerin bir parçası olduğunu söylemiştir.[31]Ayrıca burada siyer üzerinden tebliğ yapmanın inceliklerine değinirken de olması gereken tebliğ metodlarına dair bilgilerini de bizimle paylaşmıştır.[32]

Müslümanların tarihinin devreleri

Müslümanların tarihinin ayrılmaz bir bütünlük arz ettiğini sadece tarihçilerin işimizi kolaylaştırmak amacıyla bir tasnife tâbi tuttuklarını belirtmektedir. İhsan Süreyya bu eserinde tarihi dönemleri öncelikli olarak iki ana bölüme ayırır: Hz. Muhammed’den (sas) önceki dönem ve Hz. Muhammed (sas) ve sonrası dönem. Birinci ayrımda Hz. Adem’den (as) Hz. Peygamber dönemine kadar olan konular işlenir. İkinci ana bölümde kendi içinde alt bölümlere ayrılır: Hz. Peygamber dönemi, Raşid Halifeler, Emeviler , Abbasiler, Osmanlılar ve sonrasında günümüze kadar olan dönem işlenir. Ardından bir zincir mesabesinde “Genel Tarih İçerisinde Müslümanların Tarihinin Yeri” ve Müslümanların Tarih Çeşitleri[33] konuları işlenmiştir. Arkasından tarihçinin en önemli vasfı olan “Tarihte Doğruluk Esası”na[34] değinmiş, Hamidullah hocadan da alıntı yaparak Müslüman tarihçilerin ince eleyip sık dokuyarak aktardıkları tarih anlatımından bahsetmiştir. Arkasından tamamlayıcı bir başlık olarak “Rivayet Şartları”[35] başlığını açarak tarihçilerde aranacak bazı şartları maddeler halinde bizimle paylaşmıştır: İslam olması, âdil olması, zâbıt (duyduğunu ve okuduğunu aklında iyi tutması) olması… gibi. Ardından yine tarihçilerde aranacak şartlarla bağlı olan “Cerh ve Ta’dil” konusundan bahsetmektedir. Biz bu ilmi usulü hadisten biliriz yalnız tarihçinin de bu konuya vâkıf olması gerekmektedir. Çünkü malzemesi rivayetlerdir. Bu ilim adeta bir insan süzgeci mesabesindedir. Rivayetlerin senetlerindeki râvilerin hata ve kusurları ortaya konduğunda o kişi cerh edilir, iyi meziyetleri ve liyakâti ortaya konduğunda ise ta’dil edilir. Bu bölümde ayrıntılı bir biçimde tarihçilerle bağlantılı olarak aktarılmıştır. Ardından “Müslümanların Tarihinin Kaynakları”[36] başlığı açılmış ve ilk olarak kitabın başından beri ara ara paylaşılan Kur’ân’ın kaynaklığı ele alınmıştır. Kur’ân’ın kaynaklığı “Kur’ân’ın Gerçekliği ve Hermenetique” [37] ve “Kur’ân-Tarih Ayrılmazlığı”[38] konularıyla desteklenmiştir. Daha sonra Sünnet’in Kaynaklığı[39] incelenmiştir. Sünnetin kısımları olan hadis, fiili ve takriri sünnetler bir muhaddis titizliğinde ayrıca paylaşılmıştır ve tarihle bağlantıları ortaya konmuştur.

Ardından müellif tüm bu anlattıklarına dair bir değerlendirme kaleme almıştır. Burada Âdem (as) ile başlayıp, kıyamete kadar devam eden tarihin bir hâdiseler kronolojisi değil, insan hayatına dair geniş bir manzume olduğuna dikkat çekmektedir.

Tarihimizi öğrenmeliyiz çünkü tarihimizi bilmediğimiz zaman, robotvârî bir biçimde bize yüklenene tâbi olmaktan başka hiçbir bilgiden haberdar olamayız. Tarihimizi bildiğimizde hürriyeti tanır,bağımsızlığa âşık olur ve onun uğruna mücadele veririz. Bu mücadele süreci de bizim tarihimizi oluşturur. Bu sürecin tek rehberi Kur’ân-ı Kerim ve onun müfessiri Sünnet-i Seniyye’dir. Çünkü tek doğru yol; Kur’ân’ın, Sünnetin ve gerçek tarihin gösterdiği yoldur.[40]

Hz. Âdem’den (as) günümüze yolculuk MÜSLÜMANLARIN TARİHİ

İslam tarihi alanında ülkemizde yetişen ender şahsiyetlerden biri olan İhsan Süreyya Sırma’dan etrafındaki dostları ekseriyetle ondan dört başı mamur, yerli, kapsamlı bir İslam tarihi kitabının telifi noktasında taleblerde bulunmaktaydı. Hoca da iç dünyasında bunu düşünüyor, bu ağır yükün altından kalkmanın projelerini yapıyor, elinde buna dair malumatları biriktiriyordu.

Hayalini kurduğu bu araştırmayı Hz. Âdem’den (as) başlayıp günümüze kadar getirme amacındaydı. Arzusu; Müslümanların insanlık tarihinin hangi safhasında güzellikler gerçekleştirdiklerini ve bu tespitlerini okuyucuyla paylaşmaktı.

Çılgın bir hayal!

Hz. Âdem’den günümüze dek bir tarih manzumesi oluşturmak, yazmayı düşünmek, müellif nispetinde olanaksız hatta çılgın bir hayal olarak görülüyordu.[1]

Bu çalışma, ele alınan tarihî dönemlerin kısmî siyasî tarihini içermektedir. Bu yüzden okuyucu her aradığını bu araştırmada bulamayabilir. Hal böyle iken hoca, bu eserin okyanusta ilerlerken ulaşacağımız menzile doğru ışık tutan bir deniz feneri olması gayesinde olduğunu belirtmiştir. Hoca, bu deniz fenerinin ışığıyla okuyucunun menzile varan yolunu aydınlattığını, çalışmasının ise Müslümanların siyasî tarihini konu alan farklı bir tarih denemesi olduğunu belirtmiştir.[2]

Tarih yazıcılığı tarafsız olmayı gerektirir. Bu eserde ele alınan kişi ve olaylar tarafsız bir şekilde ele alınmış ve yorumlanmaya çalışılmış,[3] bütüncül bir bakış açısıyla yazılmıştır.

Neden Müslümanların Tarihi?

Bizim tarihimiz şimdiye dek hep İslam Tarihi olarak isimlendirilmiş, bu başlık altında çok sayıda kitap yazılmıştır. İşte bu kitaplar İslam Dini’nin değil, o dine mensup olanların tarihidir. Yani, Müslümanların Tarihi…Dolayısıyla müellife göre İslam Tarihi ifadesi yanlıştır ve doğru olanı ise Müslümanların Tarihi ifadesidir.[4]

Neden Hz. Âdem’den (as) başladı?

AllahuTeâla Hz. Muhammed’e (sas): “Andolsun biz senden önce peygamberler gönderdik. Onlardan kimilerini sana anlattık, kimilerini anlatmadık.”[5] buyurarak bize örnek gösterilen bütün peygamberler, İslam inancında: “Allah’ın Peygamberleri” olarak kabul ettiğimiz için Müslümanların Tarihi’ne ilk peygamberimiz Hz. Âdem ile başlamıştır. Bu mesele eserde “Tarih Ne Zaman Başladı?” [6] başlığı altında açıklanmıştır. Takip eden “Zaman Akımında Tarihi Mücadeleler”[7] başlığı da bu konunun devamı niteliğindedir.

Tarih bilinci veya tarihe İslamî bir zaviyeden bakış

Bir tarih manzumesi ortaya koymak için illaki tarih bilinci edinmek gerek idi. İhsan Süreyya hoca da bunun farkındaydı ve bize sunduğu bu 5 ciltten oluşan tarih manzumesine evvela; “Tarih Nedir?” bahsini açarak başlamış ve bu noktada ortaya koyduğu özgün tanımlamalar ile okuyucuda İslamî bir tarih bilincinin oluşmasının temellerini atmayı amaçlamıştır.

Müellif özellikle Müslüman tarihçilerin 19. yüzyıldan itibaren kaleme aldıkları eserlerde yabancılara ait izlerin var olduğunu ve kendi tarihimizi unuttuğumuzu gözlemlemiştir, kendisi bu algıdan uzak bir şekilde tarih ilmini yorumlamaya çaba gösterdiği görülmektedir.

Kendisi klasik tarih anlayışından uzak, kronolojiye ve alıntılara takılı kalmayan bir tarih anlayışını yakalamaya çalışmıştır.

Müellif, 19. yüzyıldan itibaren İslam dünyasında bir tarih sömürgeciliğinin başladığını söyler. Bunu şöyle anlayabiliriz: İnsanların, olduklarından daha başka gösterilme çabaları… Müslümanın kendine yabancılaştırılması, Müslümanların tarihinden ziyade, yabancı ülke tarihlerinin Müslümanların kafasına yerleştirilmesi… Örneğin; En büyük inkılab olan Hz. Muhammed’in (sas) risaleti ve mücadelesi yerine 1789 Fransız Devrimi’nin ön plana çıkarılması gibi… Bir Müslümanın Farabi’den önce Shakespeare’i öğrenmeye çalışması bu kabildendir. Müellifin bunları aktarmaktaki amacı bizim evvela kendimizi öğrenmemiz gerektiğine dair vurgu yapmak istemesidir: “Zira kendisini tanımayan, başkasını da asla tanıyamaz!”

Müellif, araştırmacıların kaynak olarak otantik eserlerden ziyade oryantalistlerin eserlerine yönelmesinden de yakınmaktadır. Hocanın yakındığı nokta oryantalistlere ait eserleri incelerken onlara ait dile ve kültüre yabancı oldukları için yüzeysel bir biçimde incelemeleridir. Ayrıca bu, Batı’nın kalıbına girip Batı neyi/ kimi kötülerse onu kötülemeye, neyi/ kimi överse onu övmeye varacak bir tehlikeye işi vardırabilir. Bu sebepleri misallerle irdeledikten sonra bunların tarih sömürgeciliği meselesinden kaynaklandığını söyler.[8] Bu konuyu kitabın ilerleyen bölümlerinde detaylı bir şekilde misaller ve tespitler çerçevesinde incelemiştir.[9]

“Ey imân edenler, eğer bir fâsık size bir haber getirirse, onun doğru olup olmadığını araştırınız!(Yoksa) bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman kimseler olursunuz.[10]” ayetini hatırlatarak her tarihçiye inanmamamız gerektiğini, araştırmacı okumalar yapmamız gerektiğini bizlere hatırlatır.

Tarih ve Kur’ân yönünden müşterek konu: İnsan

Tarihin konuları insan ve zaman olduğu için Kur’ân’a baktığımızda, onunda konusunun da aynı olduğunu görürüz. Kur’ân’ın bütün ayetlerinin muhatabı insandır. O kitap bize gelmiş ve hayatımızı tanzim etmiştir. Bu yüzden Kur’ân’ı insandan soyutlayamayız. Çünkü “Ey insanlar! Ey imân edenler! Ey kâfirler!” hitaplarının tamamı insanlığadır.[11]

Tarih-takvim ilişkisi

Hayatımızın büyük bir parçası olan takvimin tarihle yakın bir ilişkisi vardır. Hatta her ikisi de Türkçe’de aynı manada kullanılır: “Bugünün tarihi ne?” diye sorduğumuzda takvimdeki zamanı sormuş oluruz. Bu her ikisinin de zamana bağlı olduklarındandır. Müellif bu alt başlıkta takvim, saat vb. gibi zaman gereçlerinin ihtiyaca binaen ortaya çıktığını ekler ve onların tarihi seyrine dair bazı önemli bilgileri aktarır.[12]

Zaman birimleri insanın emrinde

Zaman, tarihî hadiselerin arenasıdır. AllahûTeâla’nın emrimize verdiği Güneş ve Ay’ın hareketleriyle Dünya’da zaman birimleri oluşur ve her türlü hareketimizle tarihimizi oluştururuz.[13] Bu alt başlık özellikle nokta atışı mesabesindeki ayetlerle de desteklenmiştir.

Ardından “Hicri Takvimin Tesbiti” [14] konusu bir alt başlık olarak incelenmiştir. Müslümanların ilk tarih kullanımının Hz. Ömer (ra) devrinde başladığına, bu zamana kadar değişik takvimler kullandıklarına değinmiş, hicri takvimin doğuş serüvenini aktarmış ve zaman içinde kullanılan farklı takvimlerin tarihi serüvenini de anlatmıştır.

Tarih’in tanımlanması veya Zaman’ın tanımlanması

Akabinde “Tarih Kelimesinin Menşei”ni[15] incelemiştir. Ardından “Tarihin Tanımı”na[16] geçmiştir. Tarihi genel anlamda şöyle tanımlamıştır: “Günümüze kadar geçmişte cereyan etmiş tüm olayların, bütün boyutlarıyla irdelenmesi, soruşturulması ve değerlendirilmesidir.”[17]

Müellif, okullarda okutulan kronolojik ve soyut tarih nakillerini tarih olarak değerlendirmez. Tarih anlatımları değiştiği için tarihin; sadece geçmiş hadiselerin anlatımı değil, yorumu ve değerlendirmesi olduğunu eklemiştir. Ardından tarihçi ve düşünürlerden çeşitli tarih tanımlarını paylaşmıştır. İlk olarak el-Kafiyeci’nin el-Muhtasaru’l-Mufid fi İlmi’t-Tarih adlı eserinde yer alan bir tanımı aktarmıştır. Kafiyeci’ye göre tarih “Zaman’ın tanımlanması”dır. Akabinde Kafiyeci’den aktarılan tarih bilgisi devam etmektedir.[18]

Müellif aktarımlarından sonra bir noktayı daha nazarımıza vermek istemiştir. Tarih tariflerini klasik ve modern bakış açısı yönünden çoğaltmamızın mümkün olduğunu; gayesinin, tarihin ilmini yapmak değil, tarihi insanların yararına sunmak olduğunu söylemiş ve bölümü Ali Şeriatî’nin Felsefe-i Tarih kitabından aldığı iki pasajla sonlandırmaktadır: “Tarihi, insan tekevvünün ilmi” olarak tanımlamış, Kur’ân’ın aşağı yukarı yüz elliden fazla ayetinin tarihle ilgili olduğunu söylemiştir.[19] Sonrasında tarihin insan varlığı ilmi olduğuna işaret etmektedir: “Tarih, insan oluşumunun ilmidir. Yani bütün insanların hakikatı tek bir insan, yani Âdem (as)’dır. Milyonlarca fert, insan adında hakiki bir vücutta toplanır. İşte bu insan, oluşum hâlindedir. Ve bu insan olma öyle bir gerçektir ki belli bir zaman biriminde ve belli birilmî cereyan içerisinde tarihtir. Başka bir deyişle tarih ilmi, insanın kendi kendini tanımasıdır; geçmiş hadiseleri, zamana bağlı olayları ve geçmiş zamanı değil! Bundan dolayı tarih, gerçeğin oluşumunun incelenmesidir ki bu gerçek, insan adına tarihte şekil almaktadır. Ve bu insan oluş, geçmişten şu ana kadar devam etmiş olup, şimdiden sona kadar da devam edecektir. İşte bu devam etme, tarihî bir devam etmedir ki bu yol, ideal insanı ortaya çıkarır. İşte tarihin üstünlüğü budur.”[20]

Bu bahsin ardından “Tarih Dinden Ayrılabilir Mi?”[21] başlığını açmıştır. Müellife göre tarihin dinden ayrılması imkânsızdır. Çünkü malzememiz dindir. Müellif bu noktada şu tespitleri yapar: “Dünya üzerindeki dinleri kaldırsak; savaş, anarşi biter!” görüşünü redderiz, çünkü “Gerçek din ve inanç uğruna verilen bir mücadele ve uğraş, tarih açısından emir üzerine veya bazı menfaatler karşılığında yapılan tüm eylemlerden kutsaldır.”[22] Ayrıca bu alt başlıkta Haçlıların tarihçesini de uzun uzadıya incelemiştir.

Akabinde “Eski-Yeni Tarih Anlayışları” [23] başlığı altında geçmişten günümüze seyreden tarih algısı hakkında incelemelerini mukayeseli bir biçimde aktarmıştır. ‘‘Tarihe Olan İhtiyaç”[24] başlığında tarihin bütün ilimlerden önce geldiğini ifade ederek tarihin önemine dikkat çekmiştir.

İlim, İlim İçin mi; İnsanlık İçin mi?

Müellif, “ilim için ilim” diye bir kaidenin bizim inancımızla bağdaşmadığını dile getirmiş, “İlmin insanlığın yararı için vardır.” parolasını ilmî bir kanun olarak nitelendirmektedir. Aynı zamanda kapsamlı bir tarih yazımı, araştırmacılığı ve uzmanlığı üzerineönemli tespitlerde bulunmuştur.

Kur’ân’ın tarihe verdiği önem

Bilindiği üzere Kur’ân’ın önemli bir bölümü kıssalardan oluşmaktadır. Biz kıssaları “uydurulmuş darbı meseller” olarak değil, gerçek olaylar olarak değerlendirmeliyiz. Onlar da tarihle aramızda bir köprü mekanizmasındadır. Hatta tarihe ait ilk bilgi kaynaklarıdırlar. Kıssalar, bizim ibret ve ders almamız içindir. Bu bahsin ardından müellif, “Tarihçi”[25] başlığı altında tarihçinin olguları inceleme, aktarım ve değerlendirme bakımından nasıl olması gerektiğine dair tespitlerini paylaşmaktadır. Akabinde “Tarihçi Tarafsız Olabilir Mi?”[26] başlığı da önceki konu ile bağlantılıdır. Buna ait de değerli bilgiler paylaşmıştır. İbn Haldun’un (ö. 808/1406)[27] mukaddimesinden alıntılarla da desteklemiştir. Arkasından “Tarihçilerin Yazım Zorluğu”[28] kısmında tarih yazımının diğer ilimlere nazaran daha zor olduğuna dikkat çekmiş, bunun sebeplerine dair bir şeyler söylemiştir. Ardından “Müslümanlarda Tarih İlminin Başlaması”[29] konusunu kıssaların önemine değindiği “Kur’ân’ın Tarihe Verdiği Önem” başlığıyla birleştirebiliriz. Çünkü bu bölümde yine tarihin ilk belirtilerini Kur’ân-ı Kerim’de gördüğümüze değinmekte ve önemine dikkat çekmektedir. Ayrıca tarihin insanın yaratılışıyla başladığını da tekrar yinelemektedir.

Bu bölümde ayrıca Efendimiz’in (sas) Sünneti’ne dair bazı hususları da dikkat çekmektedir. Şöyle ki: “O’nun Sünneti, İslam tarihinin Peygamber devrinden başka bir şey değildir.” demektedir, el-Hâk doğrudur. Çünkü rivayetler bir yaşanmışlık ifade eder. Bunlar dışında Siyer ve Meğazi (Hz. Peygamber’in Savaşları) rivayetleri de birer tarihîmalumattırlar. Müellif burada onların öneminden de bahsetmiştir. Siyerin kupkuru bir hayat hikâyesi değil, bir mücadele tarihi olduğunu,[30] sahâbenin hayatının da siyerin bir parçası olduğunu söylemiştir.[31]Ayrıca burada siyer üzerinden tebliğ yapmanın inceliklerine değinirken de olması gereken tebliğ metodlarına dair bilgilerini de bizimle paylaşmıştır.[32]

Müslümanların tarihinin devreleri

Müslümanların tarihinin ayrılmaz bir bütünlük arz ettiğini sadece tarihçilerin işimizi kolaylaştırmak amacıyla bir tasnife tâbi tuttuklarını belirtmektedir. İhsan Süreyya bu eserinde tarihi dönemleri öncelikli olarak iki ana bölüme ayırır: Hz. Muhammed’den (sas) önceki dönem ve Hz. Muhammed (sas) ve sonrası dönem. Birinci ayrımda Hz. Adem’den (as) Hz. Peygamber dönemine kadar olan konular işlenir. İkinci ana bölümde kendi içinde alt bölümlere ayrılır: Hz. Peygamber dönemi, Raşid Halifeler, Emeviler , Abbasiler, Osmanlılar ve sonrasında günümüze kadar olan dönem işlenir. Ardından bir zincir mesabesinde “Genel Tarih İçerisinde Müslümanların Tarihinin Yeri” ve Müslümanların Tarih Çeşitleri[33] konuları işlenmiştir. Arkasından tarihçinin en önemli vasfı olan “Tarihte Doğruluk Esası”na[34] değinmiş, Hamidullah hocadan da alıntı yaparak Müslüman tarihçilerin ince eleyip sık dokuyarak aktardıkları tarih anlatımından bahsetmiştir. Arkasından tamamlayıcı bir başlık olarak “Rivayet Şartları”[35] başlığını açarak tarihçilerde aranacak bazı şartları maddeler halinde bizimle paylaşmıştır: İslam olması, âdil olması, zâbıt (duyduğunu ve okuduğunu aklında iyi tutması) olması… gibi. Ardından yine tarihçilerde aranacak şartlarla bağlı olan “Cerh ve Ta’dil” konusundan bahsetmektedir. Biz bu ilmi usulü hadisten biliriz yalnız tarihçinin de bu konuya vâkıf olması gerekmektedir. Çünkü malzemesi rivayetlerdir. Bu ilim adeta bir insan süzgeci mesabesindedir. Rivayetlerin senetlerindeki râvilerin hata ve kusurları ortaya konduğunda o kişi cerh edilir, iyi meziyetleri ve liyakâti ortaya konduğunda ise ta’dil edilir. Bu bölümde ayrıntılı bir biçimde tarihçilerle bağlantılı olarak aktarılmıştır. Ardından “Müslümanların Tarihinin Kaynakları”[36] başlığı açılmış ve ilk olarak kitabın başından beri ara ara paylaşılan Kur’ân’ın kaynaklığı ele alınmıştır. Kur’ân’ın kaynaklığı “Kur’ân’ın Gerçekliği ve Hermenetique” [37] ve “Kur’ân-Tarih Ayrılmazlığı”[38] konularıyla desteklenmiştir. Daha sonra Sünnet’in Kaynaklığı[39] incelenmiştir. Sünnetin kısımları olan hadis, fiili ve takriri sünnetler bir muhaddis titizliğinde ayrıca paylaşılmıştır ve tarihle bağlantıları ortaya konmuştur.

Ardından müellif tüm bu anlattıklarına dair bir değerlendirme kaleme almıştır. Burada Âdem (as) ile başlayıp, kıyamete kadar devam eden tarihin bir hâdiseler kronolojisi değil, insan hayatına dair geniş bir manzume olduğuna dikkat çekmektedir.

Tarihimizi öğrenmeliyiz çünkü tarihimizi bilmediğimiz zaman, robotvârî bir biçimde bize yüklenene tâbi olmaktan başka hiçbir bilgiden haberdar olamayız. Tarihimizi bildiğimizde hürriyeti tanır,bağımsızlığa âşık olur ve onun uğruna mücadele veririz. Bu mücadele süreci de bizim tarihimizi oluşturur. Bu sürecin tek rehberi Kur’ân-ı Kerim ve onun müfessiri Sünnet-i Seniyye’dir. Çünkü tek doğru yol; Kur’ân’ın, Sünnetin ve gerçek tarihin gösterdiği yoldur.[40]


 

[1] Sırma, İhsan Süreyya, Müslümanların Tarihi, I, 44.

[2] Sırma, I, 45.

[3] Sırma, I, 46.

[4] Sırma, I, 45.

[5] Mü’min 40/78.

[6] Sırma, I, 88-90.

[7] Sırma, I, 90-99.

[8] Sırma, I, 55-59.

[9] Sırma, I, 101-105.

[10] Hucurât, 49/6.

[11] Sırma, I, 60-61.

[12] Sırma, I, 62-63.

[13] Sırma, I, 65.

[14] Sırma, I, 66-69.

[15] Sırma, I, 69-70.

[16] Sırma, I, 70-74.

[17] Sırma, I, 71.

[18] Sırma, I, 72.

[19] Şeriati, Ali, Felsefe-i Tarih, s. 9

[20] Şeriati, Ali, Felsefe-i Tarih, s. 10.

[21] Sırma, I s. 75-81

[22] Sırma, I, s. 75.

[23] Sırma, I, 81-85.

[24] Sırma, I, 99-101.

[25] Sırma, I, 114-120.

[26] Sırma, I, 120-128.

[27] Süleyman Uludağ, ‘’İbn Haldun’’, DİA, XIX, 538-543.

[28] Sırma, I, 128-131.

[29] Sırma, I, 131-138.

[30] Sırma, I, 133.

[31] Sırma, I, 135.

[32] Sırma, I, 137.

[33] Sırma, I, 140-144.

[34] Sırma, I, 144-146.

[35] Sırma, I, 128-131.

[36] Sırma, I, 153-154.

[37] Sırma, I, 154-159.

[38] Sırma, I, 160-161.

[39] Sırma, I, 161-167.

[40] Sırma, I, 167-169

 


Zeynep GÖKÇEGÖZ