ÜMMÜ SÜLEYM HÂNESİ

ÜMMÜ SÜLEYM HÂNESİ

ÜMMÜ SÜLEYM HÂNESİ

Âsr-ı saâdette bir hâne, adı “ÜmmüSüleymHânesi” Böyle isimlendirilmişti bu hâne. Çünkü hâneler annelerin isimleriyle müsemmâ idi o gün de bu gün de...

“ÜmmüSüleym” künyesidir onun. İsmi ise “RümeysabintMilhân”dır. Rümeysa, yıldızların da en parlağı… İsmin kişi üzerindeki etkisine misâldir O’nun hayatı. Evet, bütün ashâb yıldızlar gibidir, ancak bazıları yıldızların da parlağıdır. O da hayatı ile ziyâdeleştirmiştir yıldızının parlaklığını ve sahâbe olmakla da yetinmeyip seçkinlerine dâhil ettirmiştir kendisini.

Medîneli’dir, Neccâroğulları’ndandır. Doğum tarihi hakkında net bir şey söylemek mümkün değildir.[1] Annesi Melike binti Mâlik, babası Milha b. Hâlid’dir. İki erkek kardeşi vardır: Haram b. Milhân ile Süleym b. Milhân. Onlar Medîne’deimân şerbetini içenlerin ilklerindendir. Bedir’e ve Uhud’a katılmışlar ve Bi’r-i Maûne’deşehâdet şerbetini içmişlerdir. Kız kardeşi ise yaşına, hanımlığına, yolun uzunluğuna takılmadan yola düşen ve Kıbrıs’ın fâtihi olarak bilinen ÜmmüHarâm’dır.[2] O, kokusu şehâdet olan böyle bir hânede yetişmişti ve buram buram içine çektiği bu kokuyla örmüştü kendi hânesinin duvarlarını da.

İmândan yana bir tercih

İki evlilik yapmıştır ÜmmüSüleym. İlk eşi Mâlik b. Nadr’dır. Çok mutlu bir yuvaları vardı tâ ki –bir rivâyete göre Es’âd b. Zürâre’nin, diğer rivâyete göre de Mus’âb b. Umeyr’in[3]– vesilesi ile imân şerbetini içinceye değin. İmân etmenin bir bedeli vardı ve ÜmmüSüleym’e düşen bedel de tercih etmekti. Kefenin bir tarafında her şeyinden râzı olduğun eşin, diğer tarafında ise imânın. Aslında o, imân sözcükleri dilinden döküldüğü andan itibaren şeçimini de yapmıştı, tarafını da belirlemişti. Öyle ki hiç zaman kaybetmeden çocukları Berâb.Mâlik ile Enes b. Mâlik’in gönüllerine Resûlullah (sas) sevgisini ilmek ilmek işliyordu, annelik rahlesinde.

Kulaklar tıkalıysa eğer duyulmazdı sedâ, ne kadar yüksek haykırılsa da. İşte ÜmmüSüleym de imânının büyüklüğü nisbetinde haykırıyordu âdeta. Hatta o kadar yüksek idi ki onun sedâsı, 14 asır sonrasında hayatını okuduVe ÜmmüSüleym’in yanına gelmiştir bu haberi verip, teklifini yinelemek için. ÜmmüSüleym de “Benim mihrim senin İslâm’ındır.”[7] diyerek kabul etmişti O’nun bu teklifini. Ve kurulmuştu böylece imân üzere bir hâne daha Medine’de. Bundan böyle Ebû Talha hem babalık yapmıştı Berâ b. Mâlik ile Enes b. Mâlik’e hem de Mus‘ab’a yardım etmişti küfrün kuruttuğu gönülleri imân ile sulamada.

Gelince biat vakti 75 yiğit ile birlikte Akabe’deydi o. Bedir’de meydanda, Uhud’da yamaçtaydı Resûlullah’ı (sas) korumak için. Öyle bir kâmetin sahibi olmuştu ki orada Resûlullah’ın (sas): “Ebû Talha’ya ok yetiştirin! Ebû Talha’ya ok yetiştirin. Vallahi O çok yiğitçe savaşıyor.”[8] şeklindeki övgüsüne mâzhar olmuştu o gün.

Ebû Talha’nın kıymetlisi

“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça /infâk etmedikçe gerçek iyiliğe (kâmil imâna) eremezsiniz! Her ne infak ederseniz Allah onu çok iyi bilir.![9] duyunca Resûl’ün (sas) dilinden bu âyet-i kerimeyi düşünmeye başlamıştı: “Ben neyi çok seviyorum?” diye. O doğru okumuştu Kitâb’ı ve her bir âyeti bir tek muhatab kendisiymiş gibi dinlemişti. Ve bu âyeti kıymetlisi seçmiş olacaktı ki hayatı bu âyet gölgesinde şekillenecekti. Kim aralarsa onun hayat defterini bu âyeti görecekti satır aralarında. Karar vermişti o, infak edeceği en sevdiği şeye, sıcak Medine günlerinde oturup gölgelendiği, suyundan içtiği Bi’r-u Hâ kuyusunun bulunduğu bahçe... Gelip Efendimiz’in (sas) yanına “Sen şahit ol Ya Resûlullah! Bu bahçe benim infakımdır!” diyecekti ve Efendimiz (sas) de: “İşte kâr eden mal budur, işte kâr eden mal budur.”[10] şeklinde karşılık verecekti ona.

Kıymetlisi gölgesinde yaşadığı hayatından başka bir hatıra ise: “Bir günMedine dışından gelen bir misafir için Resûlallah (sas): “Kim Allah’ın rahmetini elde etmek için bu misafiri evinde ağırlayacak?” diye sorunca kalkan el, Ebû Talha’nın eli olacaktı. Alıp o misafiri evine götürdüğünde ise çocukların yiyeceği yemeğin dışında hiç yemeğin olmadığını görmüştü. “Olsun, Sen çocukları biraz oyalayıp uyut, biz de sofraya oturunca yer gibi yaparız, böylece misafirimizin karnını doyurmuş oluruz.” diyecekti eşi ÜmmüSüleym’e. Sabah namazı için misafiri ile birlikte mescide gittiklerinde ise karşılarında Resûlullah’ı (sas) mübarek dişleri gözükürcesine gülerken bulmuşlardı. Ve Resûlullah (sas): “Ey Ebû Talha! Yine ne yaptın Rabb’in bu kadar hoşnut oldu!’[11] deyip “...Kendileri zaruret içerisinde olsalar bile kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederler! Kim nefsinin cimriliğinden korunursa ,işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”[12] âyetini okumuştu yüzündeki memnunluk ifadesiyle birlikte.

EbûTalha…HemResûlullah’ın (sas) hem de bizzat Yüce Allah’ın övdüğü infak kahramanı o…

“Bir zamanlar İmrân’ın karısı şöyle demişti: “Rabb’im! Karnımdakini kayıtsız şartsız sana adadım, benden kabul buyur; kuşkusuz sensin her şeyi işiten, her şeyi bilen.”[13] Bu âyet-i kerimenin farklı bir kıymeti vardı ÜmmüSüleym’in hayat defterinde. Çünkü kendisinden asırlar önce yaşayan bir hanımın bir kâmetinden haber vardı bu âyette. Adı Hanne, Hz. Meryem’in annesi... O adamıştı daha doğmamış evladını Rabb’i yolunda. Adamakla da kalmayıp endişesini duymuştu yüreğinde “acaba kabul olunur mu?” diye. Evet, kabul olunmuştu. Öyle ki adadığı evladı cennet hanımlarının sultanlarından olmuştu.

ÜmmüSüleym… O da bir anne, Hanne’den asırlar sonra gelse bile. O da adamıştı evladını Resûl’ün (sas) yolunda. Herkes çeşit çeşit hediyeler sunarken Efendimiz’e (sas), o da gelmişti hediyesini takdime: “Ya Resûlullah! Benim sana canımdan bir parça olan evladımdan başka sunabileceğim bir hediyem yok.” diyerek. Onu hizmet etmesi için istihdam etmesini, hediye olarak kabul etmesini ve ona dua etmesini isteyerek. Aynı endişe… Acaba kabul olunur mu? Ve O’nun da hediyesi kabul olunmuştu Hanne gibi…

Bir dua

Artık 10 yaşındaki Enes’in Efendimiz (sas) ile 10 yıl sürecek olan birliktelikleri başlamıştı. Enes, Resûllullah’ın (sas) “Allah’ım! Sen onun malını ve neslini çoğalt ve ona bereket ihsan et.” şeklindeki duasıyla çıkmıştı bu yola. Ve bu duanın tezâhürlerini hep hissetmiş olacaktı ki hayatında şöyle diyecekti yıllar sonra: “Kendi neslimden iki tanesi hariç 100 tanesini defnettim. Meyve ağaçlarım senede iki defa mahsul verirdi. Hayattan ise bıkacak kadar uzun yaşadım…”[14] Bir asırlık o bereketli ömründe Uhud, Hendek, Hayber, Hudeybiye ve Tebuk’a[15] katılmıştı o. Gölgesi olmuştu âdeta Efendimiz’in (sas), O (sas) neredeyse Enes de oradaydı. Savaş zamanı meydanlarda, diğer zamanlarda ise Suffa’daki yerindeydi. Efendimiz (sas) de çok sevmişti Enes’i. Öyle ki Efendimiz (sas) bir şey istediğinde gevşek davranması üzerine ailesinden biri O’na serzenişte bulunduğunda: “O’nu rahat bırakın! Şayet Allah o şeyin olmasını dileseydi veya takdir etseydi o şey olurdu.”[16]diyerek onu korurdu tüm merhametiyle. Enes’in uzun yaşamasının da bir hikmeti vardı elbette. 2286 hadis rivâyet ederek[17] âdeta köprü olacaktı Nebî ile ümmeti arasında. Öyle ki tarihler hicrî 98’i gösterdiğinde vefat edecek ve ardından “Gitti ilmin yarısı.” dedirtecekti.

Enes’in hayatı, anne rahlesinde gönlüne atılan sevgi tohumlarının, Efendimiz (sas) ile tanıştıktan sonra toprağını bulduğunun en büyük göstergesi değil miydi?

Dedik ya anne rahlesi diye. Evet, o ilk adımdı imân ve muhabbet yolunda. Ve ÜmmüSüleym’in rahlesinin bir nasiptârı daha vardı Enes’ten başka. Ağabeydi O… İsmi Berâ… Doğum tarihi miladî610.[18] ÜmmüSüleym evlenince Ebû Talha ile,Berâ da Suffa’ya yerleşecekti. Anne rahlesinden sonra mektep rahlesiyle tanışacaktı burada ve teneffüs edecekti peygamber mektebinin kokusunu için için. Ve gönlüne bir sevda düşecekti de, kıymetlisi şu âyet olacaktı: “Allah yolunda öldürülenleri, sakın ölüler sanmayın. Bilakis onlar diridirler, Rabb’leri katında rızıklandırılmaktadırlar.”[19]

En büyük rızık: Şehâdet

Şehâdet O’nun kıymetlisiydi, sevdasıydı. “Allah’ım beni yolunda şehâdet ile rızıklandır.”[20] diye dua dua yakarmaktaydı Rabb’ine. Daha 14 yaşındayken Bedir’e katılmak istemiş ancak katılamamıştı bu sefere, yaşı küçük diye. Gözündeki yaşı, dilindeki duası, gönlündeki sevdası: Şehâdet. Bir yıl geçmişti Bedir’in üzerinden. Vakit Uhud vaktiydi ve artık o da o mübarek ordu içindeki yerini alabilecekti ve sevdasına kavuşmaya bir adım daha yaklaşabilecekti belki de. Ancak nâsip olmayacaktı vuslat Uhud’da bile. Ardından Hendek, Hudeybiye, Yemame ve diğerleri[21]... O her seferi bir fırsat biliyordu kendine vuslat için.

Yemame’de Müslümanların epeyce zorlandıkları bir vakitte usta komutan Hâlid’in isteğiyle bir konuşma yapacaktı Berâ ve dökecekti aslında sevdasını dile: “Ey Müslümanlar! Bugün artık sizin için Medine diye bir yer yoktur. Sizin için yalnızca Allah ve cennet vardır.”[22] diyecekti ve o gün oradan 80’den fazla kılıç ve ok yarasıyla[23] ayrılacaktı. Ancak yine nasib olmayacaktı vuslat.

Hicretin 20. yılıdır ve bu sefer Müslümanların karşısında Sasâniler vardır. Çatışmanın şiddetinin arttığı anlarda sahâbeden biri gelip: “Ey Berâ, hatırlıyor musun bir gün sen saçların dağınık, üzerin toz toprak bir halde Resûlullah’ın (sas) yanına gelmiştin de herkes seni yadırgarken, O (sas): ‘Nice saçı, başı dağınık, üzeri toz toprak içinde olan ve insanlar tarafından önemsenmeyen kişiler vardır ki eğer bir hususta yemin etseler, bir hususta dua etseler Allah mutlaka onları doğrular ve onların sözlerini kabul eder. İşte Berâ onlardandır.’[24] buyurmuştu. Hatırlar mısın Ey Berâ ?” sorusuna cevap, “Hiç unutur muyum” olacaktı. Bunun üzerine o sahâbe: “Öyleyse bizim için dua et de Rabb’im bizi bu durumdan kurtarsın.” der. Berâ da “tamam” der, ancak bir şart koşar ve duasının sonuna şartını ekler: Şehâdet.[25] Ve artık vakit, vuslat vaktidir. Ona da nasip olmuştu şehâdet bu yolda, niceleri gibi…

İşte Asr-ı Saâdette bir hâne: ÜmmüSüleymHânesi…

Kıymetlileri farklı, kıymetleri farklı… Onların kıymetleri, kıymetlilerinde saklı...

[1] İbnSa’d, Tabakât, X,429.

[2] İbnSa’d, Tabakât, X,442.

[3] İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 2705.

[4] İbn Hacer, el-İsâbe, IV,2705.

[5] Muhammed Emin Yıldırım, Hz.Peygamber’in (sas) Albümü, s.398-399.

[6] İbn Hacer, el-İsâbe, I, 649.

[7] Nesâi, Nikâh, 63.

[8] İbn Hacer, el-İsâbe, I, 649.

[9] Âl-i İmrân 3/92.

[10] Buhârî, Zekât, 44.

[11] Buhârî, Tefsir, 6.

[12] Haşr 59/9.

[13] Âl-i İmrân, 3/35.

[14] İbnSa’d, Tabakât, V, 342.

[15] Muhammed Emin Yıldırım, Hz.Peygamber’in (sas) Albümü, s. 403.

[16] İbnSa’d, Tabakât, V,343.

[17] İbnHazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 257.

[18] İbnSa’d, Tabakât, V. 342.

[19] Bakara 2/154.

[20] Beyhakî, el-İ’tikadve’l-Hidâye, I, 315.

[21] İbnSa’d, Tabakât, IV, 381-382-383.

[22] İbnSa’d, Tabakât, IV, 380.

[23] İbn Hacer, el-İsâbe, III, 2079-2080.

[24] Tirmizi, Menâkıb, 54.

[25] İbn Hacer, el-İsâbe, I, 162.


Elif BAYRAKTAR