Habeşistan

Habeşistan

Günümüzde Afrika’nın en büyük ülkelerinden birisi olan Etiyopya ile Cibuti ve Eritre’yi için alan bölge, İslâm kaynaklarında Habeşistan olarak bilinir. Yunanca kaynaklarda Aithiopia (Abyssinia) olarak geçer ve yanık yüzlü, esmer veya beyaz olmayan insanların yaşadığı coğrafya anlamına gelir. Bir görüşe göre Nil Nehri boyunca yaşayan insanlara ve bölgeye verilen bir isimdir. Muhtemelen bu, Sâmîler tarafından Nil Vadisi’nin bir kısmının Kûş adıyla, ardından da Yemenli göçmenler tarafından Habeş adıyla anılmasından ve Yunanlı coğrafyacıların bir kısmının bu tanımlamayı sürdürmesinden kaynaklanmaktadır. Yunanlıların kullandığı Aithiopia ismi özellikle Hristiyanlığın bölgede yayılmasıyla birlikte o coğrafyada yaşayan insanlar tarafından da kullanılmaya başlamış ve günümüze kadar gelmiştir. Bugün de bu isim kullanılmaktadır. Yemenli göçmenlerin kullandığı Habeş ve Habeşistan adlandırması ise sadece metinlerde kalmıştır. Aslında bu durum,Doğu-Batı, Arap-Yunan veya İslâm-Hristiyan kültürlerinin etkisi altında kalan coğrafyanın kültürel tesir ve mücadele bakımındannasıl bir zorlukla yüz yüze olduğunu anlamamız açısından oldukça ilginç bir yansımadır. Bugün de Etiyopya bu çatışma ve mücadelenin önemli alanlarından birisidir.

Hz. Nûh’un torunu Kûş’un Mısır’a geldikten sonra Yukarı Nil’e doğru birçok yeri ele geçirdiği ve bugünkü Hartum şehrini kurduğu anlatılır. Daha sonra çocuklarının milattan önce bin yedi yüzler civarında Atbara Nehri’ni geçerek Aksum’u inşa ettikleri söylenir. Bu yüzden efsanevî olarak Aksum krallarının Hz. Süleyman ve Sebe Melikesi Belkıs’ın çocukları olan Menelik’in soyundan geldiği ifade edilir ve günümüze kadar Menelik ismi kullanılmaya devam eder.

Habeşistan’da bulunan yazıtlardan elde edilenbilgiler çerçevesindeHabeşistan’ın teşekkülü Yemen’den göç eden Arap göçmenler tarafından gerçekleştirilmiştir. İlk yerleşimler Ava (bugünkü Yeha) topraklarında hâkimiyet kurulmasıyla başlamıştır. Dalga dalga gelen göçmenlerin ön önemli grubu Yemen’deki Hubeyş vadisinden gelerek bugünkü Tigre bölgesine yerleşen Araplardır.Geldikleri bölgeye atıfla Habashat ismi yaygınlık kazanmıştır. Bölgedeki yazıtlarda da bu isim yer almaktadır. Buna ilave olarak Yemenden geldikleri yer isimlerini Habeşistan topraklarına taşıyan Sahartan, Makedan ve Akela-Guzai gibi Yemen coğrafyasına ait yerleşim yerleri de unutulmamalıdır.Shimezana, Akele-Guzai ve Ageme’de yerleşenler Yemen’den gelenGez’ler (Ca’z) idi.   Arap coğrafyasının tesirini gösteren ve Yemen’den gelen göçmenler sayesinde Habeşistan’daki halkların teşekkülünü daha net bir şekilde görmemizi sağlayan en önemli kanıt ise Sebe dili Gez’in bir takım değişimlerle günümüze kadar gelmiş olmasıdır.

Bu bölgede hâkimiyetlerini kuran Araplar, Eritre platosu, Kuzey Tigre ve ardından Nûbe bölgesine kadar genişlemişlerdir. Akabinde geldikleri Yemen coğrafyasına da hâkim olarak büyük bir krallık kurmuşlardır. Bu fetihler için Eritre sahilindeki Adulis (bugünkü Zula) önemli bir hareket noktası olmuştur. O günlere ait birçok yazıt günümüze gelmiş olup Yemen’e düzenlenen akınlardan ve kazanılan başarılardan bahsetmektedir. O günlerden itibaren Habeş kralları kendilerini krallar kralı anlamına gelen NegusNagasti unvanını kullanmışlardır. Bu kullanım İslâm kültürüne kral unvanının bir ifadesi olarak Necâşî şeklinde geçmiş; ancak çoğu zaman yanlış bir biçimde kralın ismi olarak anlaşılmıştır. Habeşistan topraklarından gelen son ve önemli bir akın miladî altıncı yüzyılın başlarında gerçekleşmiştir. Yemen’de Hristiyanları baskı altında tutan YahûdîHimyer Kralı ZûNuvâs’a karşı 525 yılında düzenlenen askerî sefer neticesinde Habeşliler eski atalarının yurdunu tekrar ele geçirmişlerdir. Onların bu son hâkimiyeti yedinci yüzyılın başlarına doğru Yemen’den çıkarılmalarıyla son bulmuştur.

Habeşistan’da hâkim dinler İslâmiyet ve Hristiyanlıktır. Az sayıda olmak üzere ruhçu inanca sahip bazı kabileler de bulunmaktadır. Ülkede yaşayan Falaşa Yahudileri ise bin dokuz yüz seksenli yıllardan sonra İsrâil’e yerleştirilmiştir. Habeşistan’da Hristiyanlığın yayılması miladî dördüncü yüzyıla kadar iner. Mısır İskenderiye Patriği Athanasius tarafından gönderilen Frumentius 320 yılında tahta oturan Kral Ezana’yıhristiyanlaştırmayı başarır. Bir yüzyıl sonrasında Etiyopya Hristiyanları, Hristiyan dünyasındaki mezhep bölünmelerinin tesirinde kalır. Miladî beşinci yüzyıldan itibaren Habeş Kilisesi Mısır’da bulunan İskenderiye Kıptî Kilisesi’ne tâbi olur. Etiyopya Kilisesi bugün hâlâ Monofizit inancına sahip olan Mısır Kıptî Kilisesi’ne bağlıdır.

Habeşistan’da Müslümanlar nüfus bakımından çoğunlukta olmalarına rağmen siyasî ve idarî hâkimiyetlerini son yüzyıl içindeki gelişmeler bağlamında kaybetmişlerdir.Hz. Peygamber döneminde Müslümanlar tarafından ilk hicretin gerçekleştirildiği kuzey bölgesinde İslâmiyet daha o günlerden itibaren yayılma imkânı bulmuştur. Hicretin tesiri sebebiyle kuzeyde bulunan Ceberti, Galla, Afar gibi kabileler Müslümanlıklarını İslâmiyet’i kabul ettikleri ilk zamanlardan beri korumuşlardır. İslâmiyet asırlar içinde Habeşistan’ın diğer bölgelerine de yayılmıştır. Yukarıdakilere ilave olarak İslâmiyet’in yayıldığı Şüve, Evfât, Harar, Arusi ve Adel bölgelerinde tarih içinde birçok İslâm sultanlığı kurulmuştur. Ancak bunlar son yüzyılda yaşanan çatışmalar esnasında varlıklarını kaybetmiştir. Günümüzde Müslümanlar daha çok Vallo, Harar, Bâlî, Arusi ve Sidâme gibi bölgelerde yaşamaktadırlar.

Habeşistan’ın sahilleri tüm tüccarlar için Kızıldeniz’de önemlibir limandı. İslâm öncesi Mekke Aksum ilişkileri de bu bağlamda oldukça canlı idi. Habeşli tüccarların Mekke’nin ŞuaybeLimanı’na getirdikleri ürünler, bazen transit olarak Basra Körfezi’ne kadar uzanırdı. Çoğu zaman Şuaybe’ye getirilen ürünler Mekkeli tüccarlar tarafından alınır ve ticareti yapılırdı. İslâmiyet’in Mekkeliler arasında yayılmaya başlaması ile oluşan gergin ortamda eman hakları kaldırılmış olan Müslümanların hicret ettikleri yer olması itibariyleHabeşistan ayrı bir önem kazanmıştır. Habeşistan’ın kazandığı bu önem tamamen coğrafyasının getirdiği bir avantajdan kaynaklanmıştır. Müslümanların eman hakkı edinmeden hızlı bir şekilde Şuaybe Limanı’ndan Adulis sahillerine geçmelerini kolaylaştıran Habeşistan coğrafyasının hâkimi ise kuşkusuz adil ve güvenilir kral (necâşî) Ashame idi. Coğrafyanın getirdiği bu avantaj sadece hicretle sınırlı kalmadı. Mekke ile Aksum arasındaki haberleşmede de önem arz etti. Müslümanlar Mekke ve ardından hicretle beraber Medine’de cereyan eden tüm hadiseleri çok kısa bir sürede haber alıyorlardı.

Gerek Mekke döneminde gerekse Medine döneminde bazı küçük grupların Habeşistan’dan Arap Yarımadası’na dönebilmelerini mümkün kılan şartlar da Habeşistan ile Mekke arasındaki bu ulaşım kolaylığına bağlıydı. Belli gün ve mevsimlerde Hint coğrafyasından Yemen’e, Yemen’den Mısır sahillerine kadar uzayıp giden ticaretin en önemli ayaklarından birisi Habeşistan sahilleri idi ve bu durum ulaşımın canlı kalmasını sağlıyordu.

Habeşistan coğrafyasının ulaşımda kolaylık sağlayan bu sahil avantajı bazı batılı araştırmacıları hicretin sahil bölgesine gerçekleştirildiği düşüncesine götürmüştür. Ancak İslâm kaynakları hicretin kraliyet merkezine, yani Aksum’a yapıldığı noktasında berraktır. Özellikle Kral Ashame’ye karşı isyan eden bazı gruplar hakkında bilgi veren rivayetler hicretin Aksum’a gerçekleştirildiğinigöstermektedir. Öte yandan dönüş yolculuğu esnasında sahile kadar uzanan güzergâhta bazı sahabîlerin hayatını kaybettiğine dair anlatımlar da bunu desteklemektedir.

Habeşistan coğrafyası yüksek ovalar, yaylalar ve dağlardan oluşur. Büyük vadiler ve çöküntüler de vardır. Dağların yüksekliği bazen dört bin beş yüz metreyi bulur. Coğrafyanın bir kısmı Nil’i oluşturan iki ana koldan birisi olan Mavi Nil ve kolları tarafından sulanır. Tana Gölü’nden çıkan bin beşyüz metrelik nehrin yaklaşık sekiz yüz kilometrelik kısmı Habeşistan’da bulunmaktadır. Mavi Nil, Sudan topraklarında Hartum’da Beyaz Nil’e kavuşarak Akdeniz’e dökülür. Nil’in güneyden kuzeye akan üç ana kolu bulunmaktadır. Bunlar Beyaz Nil Nehri, Mavi Nil Nehri ve Atbarah Nehri’dir.  Habeşistan topraklarında yer alan Tekeze Nehri, Nil’in kollarından Atbara’ya ulaşır.

 

 


Prof. Dr. Levent ÖZTÜRK