Önümüze Düşen Işık

Önümüze Düşen Işık

Zaman bitimsiz akar. Kopukluk kabul etmez, bu haliyle tıpkı bir nehre benzer. İnsan tayin edilmiş zaman diliminde bu akışa katılır. Bir anne ve babadan çoğalarak iki ana akım içinde mücadele ederek yürüyüş sürer ve biz hayat deriz ona.
Biri iman diğeri inkar olan bu iki kolda, inkarda sayısız çeşitlenme olması dikkate değer değildir. Sapma paydasında toplanan sayısız akım, belli bir süre ile sınırlı dünya hayatının çerçevesi içinde hayatı kabullenme eğilimindedirler. İnsan yanılabilen, cahil, aceleci, bencil bir varlık. Sapma eğilimini bünyesinde azık gibi taşır.
Her sapmada Mevla bir uyarıcı ile zamanı tazeler. Her biri diğerini selamlayarak dünyaya teşrif eden peygamberler, insanlığın ücretsiz önderleri olarak Hakikat’in öğretmenliğini icra ederler. Bir beşer olarak, kardeş ve örnek olarak görevlerini yaparken aynı mesajı omuzlar ve insanlığa muştu taşırlar.
Onların gelişi ahenk işler yeryüzüne. Sıcak bir sevgi rüzgarı gibi üşüyen çağı kuşatır sararlar. Cemrenin düşüşüyle izaha kavuşur peygamberin ortaya çıkışı. Hz. Muhammed de insanın insana yük olduğu, düşmanlık atmosferinde, karanlığın tam orta yerine bir güneş yontusu olarak düştü.
Emin olarak, parmakların işaret ettiği örnek insan olarak çağrıyı omuzlayıp şehrin orta yerinde meşaleyi yaktı. Yalazı geceleri gündüz eden, dağların bağrından, okyanuslardan çağlara akan aydınlık, ilmek ilmek emekle büyütüldü.
Hayat dört yönde, o mesajla bir bebek gibi beslenerek yerine yerleşti, anlamına kavuştu. Ayet ayet yürüdüler. Acıların üstüne, tuzaklara, hesaba gelmez pusulara o ışığı kalpte yakarak yürüdüler. Hece hece diz çökerek içtiler, “daha daha” diyerek yürüdüler şerrin cüssesine aldırmadan. Gün ve ayet iç içe geçti, gece ve gündüz omuz omuza rahleye eğildi.
“Vahyin hayat olma öyküsü” böyle başladı ve sürdü. İnsan kelama doydu, zaman ihya oldu ve muştu dünyanın damarlarına doğru yol aldı. Saadet asra düştü. Yokluk, bolluk, acı, muştu, savaş, barış hayatın ambarında ne varsa ortaya saçıldı. Çünkü imtihan vardı. Varlıkla, yoklukla; barışla ve savaşla sınanmak vardı. Gelip geçecek bütün çağların bilançosu alınacaktı. İman sinede yuva kurana dek, dik yokuşlarda, hendeklerde; duygunun, özverinin, sabrın her türüyle yüzleşmek vardı.
Çünkü gelecek çağlara referans olmak var.
Peygamberli zaman başkadır.
Öyle de çetindir, o kutlu zaman. Sahabiler sefere hazır halde, varlığı hak yoluna sermeye can atarak beklerler. Kalpleri heyecanlı kuş yüreğini andırır, bir cihad haberiyle, dünyayı bütün donanımıyla, cazibesiyle arkaya atarlar. Ve arkaya bakmadan yürürler.
Yürüdükçe kıvam üzere, iri izler bırakırlara çağlara.
Peygamberli zaman başkadır.
Terazi ince tartar, ter altın gibi parlar, muhabbet öyle kavi...Gün adalet giyinir, gece tevekkül, bir kutlu zamandır muştu gibi akar. Hayat tebessüm kıvamında, ilim ve yöntem yatağını öperek akan nehir misali yol alır.
Her şey ışıl ışıl anlamına dönüyor, şarkısını söylüyor varlık korosu, çünkü “saâdet asrı”; orada “alemlere rahmet olarak gönderilen” bulunuyor.
Peygamberli zaman başkadır.
Eşkıya, “sahabi” oluyor, onun merhamet mektebinde. Parça bütüne koşuyor, bulut başağa, hicretle örümcek çelik halat örüyor. Onunla geçen günlerin göz bebeğinde sevinç yuva kurar, her şey, izaha gelmez dost kıvamına kavuşur. Çöl vakur, Kusva görkemli, kırbada su bereketle ırgalanır.
Peygamberli zaman başkadır.
Muhabbet ateşine Medine katkısı…
Işık dağdan dağa destan okuyan sayha, silelim gözlerini gecenin. Mihengini yükseltip duruyor yaşamak. Sofraya bahçe düşüyor ortadan ikiye bölünmek için. Medine, açılan kollar. Ensar ve muhacir; inkarı terk eden ve kardeşliğe ikram eden. Sabır ve cömertlik sofrasında, hemhal safhasında kurulur örs ve kardeşlik cihanşumül ufka taşınır.
Muhacir ve ensar; aynı kalbin iki bedende atışı sanki.
Veda tepesinden doğan güneşin şuaları.
Peygamberli zaman başkadır.
Soru gelir, cevap şaşkın; ayet iner ve yürütme yeni bir merhaleden harekete devam eder. An an zaman Mevla’nın denetiminden geçer. “Oku” emriyle başlayıp kutlu elçinin son nefesiyle onaylanmış zaman mühürlenir. Sonraki zamanların annesi hükmünde olan bu dönem, gelecek zamanları çocuk gibi emzirir.
 Zengin bir sosyal depo, eşsiz bir hazinedir Peygamberli zaman. Çünkü kelam, salih duygularla eyleme döndüğü dönemdir ve Allah (cc) tarafından onaylanmıştır.
Yerden doğan güneş, eylemle dağın bağrına girmiş, nefes nefes büyüyüp gelecek zamanlardan görünür olmuştur.
Saadet asrına sahip olmak, eşsiz hazineye sahip olmaktır. Eşsiz hazinenin üzerinde uyumak değil.
Hangi dinin ve söylemin böylesi güçlü referans birikimi mevcuttur. Ve böylesi bir birikim üzerinde, cansız, iddiasız uyumak, hangi hayret cümlesiyle ifade edilebilir.
Modern dönem, “ilerde” der. Mutluluk ilerde diyerek, gelen zamanla gelmeyen güzel günleri işaret ederek illüzyon üretir. Çünkü referans yok. Bütün fenerlerin camı kırık.
Yıldızlara muhabbetle bakmayanın elleri rakamlarla kelepçelenmiştir ve yönleri kayıp haldedir.
Saadet asrının ışığı önümüze düşüyor ve yol göstermeye devam ediyor. Sabiteleriyle, değişmesi gerekenlerin işaretiyle, dağların ardından geleceği aydınlatan ışık, diri varlığıyla, önümüzü aydınlatmayı sürdürmek için kendisine hakkıyla yönelecek gözleri bekliyor.
“Saadet dönemi yoktur” diyen ve kendi mumuyla geceye meydan okumaya kalkanın mumu eridi, karanlıkta kaldı.
Muhkem bir kitap; “ En büyük haber” (Sad-67)  dağdan daha kavi ve yerli yerinde. Ve kutlu Elçi’nin uygulaması, yol ve yöntemi yerinde.
Önümüze düşen, bizi yürümeye; hayat bulmaya çağıran ışığa kör gibi bakıyoruz. Elimizde ışık yontan keserler ve kopardığımız bir parçaya çağırıyoruz insanı.
Gözümüzün sınırına hapsoluyoruz, üzerimizde modern kirli akıl kırıntıları.
Aşk ile, coşku, sabır ve teenni ile hazineye doğru yol alma vakti gelmedi mi?


Ahmet Mercan