Öncü Muhacir: Sa’d b. Ebû Vakkâs

Öncü Muhacir: Sa’d b. Ebû Vakkâs

Hz. Sa’d (ra) Miladî 592 yılında Mekke’de dünyaya geldi. Babası EbûVakkâs künyesi ile anılan Malik b. Vüheyb’dir. Annesi ise Hamnebt. Süfyan’dır. Hz. S’ad’ın künyesi Ebû İshak, kabilesi Zühreoğulları’dır. Cesur, hamiyetperver, ok atmada mahir ve her hayırda öncü bir karaktere sahip olan Hz. Sa’d (ra) Mekke’nin az sayıda okur-yazarı arasında idi.

Hz. Sa’d (ra), on hanım ile evlilik yapmış ve bu evliliklerinden on sekiz erkek, on sekiz kız çocuğu dünyaya gelmiştir. Aile açısından bereketli olan Sa’d (ra), cihad yolunda da bereketli idi. Rabiğ, Buvat ve daha birçok seriyyeye ayrıca Bedir, Uhuddâhil tüm gazvelere iştirak etmiştir. Halifeler devrinde decihad yolundan asla ayrılmamıştır. Kadisiyye başta olmak üzere sayısız savaş meydanlarına koşmuştur. Allah Resûlü’nden (sas) bizlere 271 hadis rivayet etmiştir. Her yönüyle bereketli bir hayat yaşayan Sa’d b. EbûVakkâs, Miladî 675, Hicrî 55 yılında 83 yaşında vefat etmiştir.[1]

İSLÂM’IN ÜÇTE BİRİ

Allah Resûlü’ne kutlu vahiy indiğinde yanında bu vahyi taşıyacak güçlü, akıllı, delikanlı yiğitlere ihtiyacı vardı. O zaman ilk iman edenler de tam bu vasıfları taşıyordu. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali, Hz. Zeyd ve nicesi bu özelliklerihâiz güzide insanlardı. Onlardan şüphesiz bir tanesi de Sa’d b. EbûVakkâs (ra) idi. İlklerden, sâbikûndan ve dahası Aşere-i Mübeşşere’den biri idi.[2] Kaynaklarımızda onun için şöyle ifadeler kullanılıyordu: “Allah Resûlü’nün (sas) ashâbı içerisinde cesareti, heybeti ve kuvveti ile öne çıkmış dört kişi vardı. Bunlar; Hz. Ömer, Hz. Ali, Zübeyr b. Avvam ve Sa’d b. EbûVakkas’tı.”[3] İman edişi ile alakalı kendisine soru soranlara ise: “İslâm’ın ilk günlerinde Müslüman olanlar, benim Müslüman olduğum gün Müslü­man oldular. Ben sadece yedi gün bekledim, sonra Müslüman oldum. Onun için İslâm’ın üçte biriyim.”[4]diyerek o günlerin önemini ortaya koyuyordu.

İLKLERİN ADAMI

Hz. Sa’d’ın ismi anıldığı zaman akla onun iyi bir ok atıcısı olduğu da gelmektedir. Babası Malik, oğlu Sa’d’ıİslâmiyet gelmeden önce sanki Müslüman olacak ve cihatlara katılacakmış gibi savaşçı olarak yetiştirmişti. Hz. Sa’d,Râbiğ ve Batn-ı NahleseriyyelerindeKureyş’e ilk oku atan kişi idi.[5] Bunun yanı sıra İslâm’ın ilk yıllarında Müslüman kardeşleriyle alay eden müşrik Abdullah b. Hattal’ın tavrına dayanamadı ve kafasını deve kemiği ile yaraladı. İslâm uğruna ilk kan akıtan da Sa’d (ra) oldu. Allah Resûlü (sas) cesaretinden dolayı Sa’d’ı (ra) kutlasa da bu şekilde yapmasa daha iyi olacağını da söyledi.[6]

 

 

YÜZ CANIN OLSA!

Mekke’de iman etmek her türlü işkenceyi de kabul etmek demekti. Hz. Sa’d için de durum böyle olacaktı. Hem de en yakını, annesi tarafından maddi-manevi işkencelere maruz kalacaktı. Annesi HamnebintSüfyanbirçok yolu denese de oğlunu İslâm’dan vazgeçiremedi. En sonunda annelik vasfı ile Sa’d’ı (ra) yüreğinden vurma yolunu seçti. Anne Hamne: “Eğer sen bu dinden vazgeçmezsen ben hiçbir şey yemeyeceğim, içmeyeceğim ve burada kapının eşiğine oturup duracağım. Açlıktan ölüp gitsem bile ağzıma bir lokma almayacak ve bu halde öleceğim.” diyerek oğlunu büyük bir imtihana tabi tutuyordu. Annesinin rızası mı yoksa Allah’ın rızası mı? Yüreği yansa da Sa’d (ra) annesine şöyle feryat edecekti: “Vallahi anneciğim! Seni ne kadar sevdiğimi sen benden daha iyi bilirsin. Ama senden çok daha fazla Allah’ı ve Resûlü’nü (sas) seviyorum. Vallahi yüz canın olsa ve her gün bir tanesi gözümün önünde çıksa ben yine de hak dinimden dönmeyeceğim.”[7]Sa’d’ın (ra) annesinden kat kat fazla sevdiği Rabbi onun feryadını işitecek ve şu ayetleri yüreğinin serinlemesi için semadan indirecekti: “Biz, insana, ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak banadır. O zaman size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.”[8]Küçük oğlu Umeyr için de aynı planı uygulayan annesine Sa’d b. EbûVakkâs şu dehşetli cümleleri serdetti: “Vallahi ana! Cehennem ateşi durağın oluncaya kadar istersen yeme ve içme. Biz asla dinimizden vazgeçmeyeceğiz.”[9]HamnebintSüfyan, oğlu Sa’d’ın dediği gibi küfür üzere ölecek ve bu dünyadan kini ile ayrılacaktı.

YÜRÜYEN SÜVARİ

Hak ile batılın ayrılacağı yevmü’l-furkan gelmişti. Bedir’de yiğitler canları pahasına dizilmişlerdi. Onlardan iki yiğit vardı ki aynı evden, aynı kandan idi. Sa’d b. EbûVakkâs ve Umery b. EbûVakkâs’tan başkası değildi o iki yiğit. Umeyr (ra) yaşı küçük olsa da Bedir’e kendisini bir şekilde kabul ettirmişti. Boyundan büyük kılıcını sürüyerek Bedir’in meydanına gelen Umeyr (ra) şiddetli çarpışmalar esnasında şehit düştü. On dört ay yüzlü şehitlerden biri de Umeyr (ra) olmuştu.[10] Hz. Sa’d kardeşinin hüznü ve İslâm’ın yücelere ulaşması için daha fazla gayret sarf etmişti Bedir’in meydanında. Çift kılıçla savaşan Sa’d’ı (ra) Abdullah b. Mes’ûd şöyle tarif ediyordu: “O gün Sa’d yaya idi ama uzaktan görenler onu atlı zannederdi. Çünkü öyle savaşıyordu ki, ancak bir binek üzerinde olan öyle savaşabilirdi.”[11]Sa’d b. EbûVakkâs’ı kimse durduramıyordu. Müşrik ordusunun azılılarından Said b. Âs ile karşılaşan Sa’d (ra) onu da toprağa serdi. Said b. Âs’ın meşhur bir kılıcını da Allah Resûlü (sas) savaşın sonunda Sa’d’a (ra) ganimet olarak verdi.[12]

SONU ŞEHADET OLAN BİR DUA!

Takvimler Bedir’in ardından Uhud’u gösteriyordu. Zorlu bir gazvede yine Sa’d b. EbûVakkâs en önlerde idi. Uhud öncesi günlerden bir gün Sa’d b. EbûVakkâs, Allah Resûlü’ne gelmiş ve O’na (sas) şöyle demişti: “Ey Allah’ın Resûlü! Bana dua eder misin? Benim de dualarım müstecab olsun.” Peygamber Efendimiz (sas) ona tebessüm etti ve: “Ey Sa’d! Helal yiyeceklerden ye! Duası kabul olunan biri olursun…”[13] buyurdu, ardından ellerini semaya kaldırdı şu duayı etti: “Allah’ım! Sen Sa’d’ın dualarını boş çevirme. Sen Sa’d’ın dualarına icabet et. O dua ettiği zaman duasını kabul buyur”[14]Allah Resûlü’nden (sas) böyle bir dua alan kimse Allah katında da boş çevrilmezdi. Bunu Uhud’daSa’d (ra) ile Abdullah b. Cahş arasında geçen dualaşma esnasında görmekteyiz. Abdullah b. Cahş (ra), Sa’d’ın (ra) duasının kabul edildiğini bildiği için savaş öncesi onu bir kayanın dibine çağırmış ve dua etme teklifinde bulunmuştu. Sa’d kabul etmiş ve Allah’tan karşısına güçlü bir asker çıkarmasını, kendisinin o düşmanı yere serip üzerindekileri ganimet olarak almayı ve böylece Allah’ı ve Resûlü’nü memnun etmeyi istemişti. Abdullah b. Cahş gönülden bu duaya ‘âmin’ demişti. Sıra Abdullah’ın (ra) duasına gelmişti. Hz. Abdullah ellerini açmış ve o da Rabbinden güçlü bir düşmanla karşılaşıp onla çarpışmayı ancak en son kendisinin şehit düşmesini istemişti. Bunla da kalmayıp düşmanın ona müsle yapmasını yani organlarını kesmesini temenni etmişti. Rabbi mahşer günü azalarını sorduğunda, onları kendi rızası yolunda feda ettiğini söyleyip affedilmeyi ummuştu. Sa’d b. EbûVakkâs gözyaşları içinde istemeyerek ve Abdullah’ın (ra) zorlaması ile bu duaya ‘âmin’ demişti.[15]Savaş başlamış ve günün sonunda hem Sa’d’ın (ra) hem de Abdullah’ın (ra) duası kabul edilmişti.

KİMİN BÖYLE BİR DAYISI VAR?

Uhud’da bir başka tablo daha vardı ki yeryüzü böylesine daha önce şahit olmamıştı. Allah Resûlü (sas) ile Sa’d b. EbûVakkâs arasında Hz. Amine’den dolayı akrabalık vardı. Bundan dolayı Hz. Peygamber (sas) ne zaman Sa’d’ı görse: “İşte bu benim dayımdır. Kimin (böyle bir) dayısı varsa göstersin bakalım!”[16]Uhud günü savaşta Sa’d (ra) attığı oklar ile Müslüman kardeşlerine destek veriyor, Allah Resûlü’nü (sas) de muhafaza ediyordu. Sa’d’ın (ra) büyük bir gayret ile okları ardı ardına attığı esnada Allah Resûlü (sas) ona: “İrmi! (Ya Sa’d) FedakeEbî ve Ümmî/ At! (Ya Sa’d) Anam, babam sana feda olsun.”diyerek onu daha da cesaretlendiriyordu.[17] Hz. Ali (ra), Hz. Peygamber’in (sas) bu ifadeyi daha önce kimseye kullanmadığını ifade ediyordu. Yıllar sonra Sa’d’ın (ra) kızı Aişe ise soranlara kendisini şöyle tanıtacaktı: “Ben, Uhudgünü Hz. Peygamber’in anne ve babasını feda ettiği bir muhacirin kızıyım.”[18] Allah Resûlü’nün (sas) dayısı Sa’d (ra) Uhud’un en zor zamanında bile Hz. Peygamber’in (sas) yanından ayrılmamıştı. O günü bize anlatan kaynaklarda, Uhud’un yamaçlarına çıkarken Allah Resûlü’nün(sas) yanında sadece iki kişinin olduğunu aktarıyorlar. O iki isim Talha b. Ubeydullah ve Sa’d b. EbûVakkâs idi.[19]

            Âlemlere rahmet Efendimiz (sas),Sa’d (ra) için her fırsatta dua ediyordu. Yine Uhud’daSa’d atsın diye ona ok veriyor ve arkasından şöyle dua ediyordu: “Allah’ım bu senin okundur, yani senin adın için atılmaktadır. İlahi! Sad’ın atacağı okun hedefini doğrult ve onun yapacağı duaları kabul buyur”diyordu.[20] Allah’a ait olan bu okları Hz. Sa’d, Hendek’te, Hayber’de, Kadisiye’de ve daha birçok savaşta kullanmıştı.[21]İslâm uğruna ilk oku atan da, ilk ok isabet eden de, ilk kan akıtan da Sa’d (ra) idi.[22]

İNFAKA DOYMAYAN SA’D (ra)

 

Mekke’nin fethine sancaktar olarak katılan Sa’d (ra),[23] Veda Haccı’nda aşırı derecede rahatsızlanmıştı. Kendisini ziyarete gelen Allah Resûlü’ne (sas) malının neredeyse tamamını tasadduk etme fikrini sordu. Resûl-i Ekrem (sas) bunu kabul etmedi, Sa’d (ra) yarısını teklif etti. Resûlullah (sas) bunu da reddedince Sa’d (ra) üçte birini teklif etti. Hz. Peygamber (sas) bundan memnun oldu ve: “Üçte bir az sayılmaz, ciddi bir miktardır. Ey Sa’d! Mirasçılarını senden sonra zengin bırakman, onları insanlara avuç açan yoksul kimseler olarak bırakmandan daha hayırlıdır. Allah rızasını gözeterek verdiğin her şeyin karşılığında, mutlaka sevap kazanacaksın. Hatta bu gaye ile hanımının ağzına koyduğun bir lokma bile sana sevap kazandırtacaktır.”Sa’d (ra) bu nebevî müjdeden sonra gözyaşları içinde kendisinin öleceğini ve Medine’ye dönemeyeceğini söyleyince Nebi-i Zişan Efendimiz (sas) onun uzun yıllar yaşayacağını, hayırlı ameller işleyeceğini buyurdu. Ardından ellerini açtı ve şöyle dua etti Resûl-i Ekrem Efendimiz (sas): “Allah’ım! Ashâbımın hicretini tamamla, onları ökçeleri üstünde gerisin geriye döndürme!”[24] Allah Resûlü’nün (sas) söylediği her zamanki gibi doğru çıkacak ve Sa’d (ra) uzun yıllar yaşayarak hayırlı ameller işleyecekti. O her sene beş bin dirhem zekât ve bunun yanı sıra da çokça sadaka verirdi. Vefat ettiğinde miras sahiplerine iki yüz elli bin dirhem de miras bırakmıştı.[25]

BEDİR GÖMLEĞİ!

Nice savaşlara giren, nice hayır işlerinde öncü olan Sa’d b. EbûVakkâs’ın hayatı anlatmakla tükenmeyecek kadar değerlidir. Her safhası ayrı bir zorluk ve ayrı bir güzellikle geçen Sa’d’ın (ra) geçmişinde bizi çok fazla etkileyen Şib-i EbîTâlib’te, o zorlu boykot yıllarında geçirdiği günleri anlatan şu cümleleri olmuştu: “Günler olmuştu da ağzımızdan bir lokma geçmemişti ve ben gecenin karanlığında dolaşırken küçücük bir deriparçasına rastlamıştım. O toprağın içindeki parçayı alıp yıkamış, sonra ısıtıp çiğnemiş, böylelikle açlığımı birkaç gün dindirmiştim. Biz böyle günlerden geçerek geldik, şimdi ey İslâm’ın rahat zamanlarına erişenler! (mirasyediler) Sizler şimdi bizleri mi beğenmiyorsunuz?”[26] Yine o günleri yâd edercesine: “Ağaç yaprağından başka yiyeceğimiz olmadan Resûlullah (sas) ile birlikte çok günler geçirdiğimizi hatırlıyorum.”[27] Yürek dayanmaz böylesine ama Sa’d (ra) ve onun gibi yiğitler sabretmişti. Bu güzide hayatın sahibi olan Sa’d (ra) vefat edeceği zaman oğlunu çağırmış: “Ey Evladım! Evde bulunan bir sandıkta biraz eskimiş bir gömlek göreceksin. Beni o gömlek ile kefenle. O gömlek Bedir’de giydiğim gömlekti. O gömlek amcan Ümeyr’in Bedir günü şehit olurken el sürdüğü gömlekti. O gömlek Bedir günü Allah Resûlü’nün beni teselli etme adına mübarek elini sırtıma sürdüğü gömlektir. İstiyorum ki bu kadar yüce hatıraların olduğu bir gömlek ile Rabbimin huzuruna gideyim.”[28] Huzura vardı Sa’d (ra), Medine’deki Bakî’Kabristanlığı’nda Rabbine kavuştu…

Nice kabilelerde çok Sa’d’lar gördüm

Fakat Sa’d b. Mâlik gibisini görmedim.[29]

 


[1] Detaylı bilgi için bkz. İbrahim Hatipoğlu, “Sa’d b. EbîVakkâs”, DİA, XXXV, 372-374.

[2]Taberî, Tarih, II, 216.

[3]İbn Hacer, el-İsabe, I,  713; İbnSa’d, Tabakât, II, 8.

[4]Buhârî, “FedâilüAshâb”,222.

[5]İbnSa’d, Tabakât, III, 139.

[6]Hatiboğlu, s. 372.

[7]Tirmizî, 3079; Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, II,121.

[8]Ankebût, 29/8.

[9]İbn Esîr, el-Kamil, II, 282.

[10]İbnHişam, Sîre, II, 364.

[11]İbnSa’d, Tabakât, III, 141; Zehebî, SiyeruA’lâmi’n-Nubelâ, I, 67.

[12]Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 43; Tirmizî, 3079.

[13]Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 321, 399.

[14]Tirmizî, 3751.

[15]Heysemî, Mecmaü’z-Zevâid, IX, 302.

[16]Tirmizî, Kitabü’l-Menâkıb, 3752.

[17]Buhârî, Cihad, 3; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 41; Tirmizî, 3755.

[18]Zehebî, SiyeruA’lâmi’n-Nübelâ, I, 101.

[19]Buhârî, FedâilüAshâbi’n-Nebi, 14.

[20]Halebî, İnsanü’l-Uyûn, II, 504.

[21]İbn Esir, el-Kâmil, II, 453;Zehebî, SiyeruA’lâmi’n-Nübela, I, 103.

[22]İbnSa’d, Tabakât, II, 7; Vâkıdî, Meğazi, I, 11.

[23]Muhammed Emin Yıldırım, Arslan Pençesi/Hamaset Kahramanı Sa’d b. EbîVakkâs, s. 84-85.

[24]Buhârî, “Cenâiz”, 35; Müslim, “Vasiyyet”, 5.

[25]İbnSa’d, Tabakât, III, 149.

[26]Buhârî, “Ezan”, 95; Müslim, “Salât”, 158; Tirmizî, “Zühd”, 39.

[27]EbûNuaym, Hilyetü’l-Evliya, I,  95.

[28]İbn Kesîr, el-Bidaye, VIII, 78.

[29]Belâzürî, Ensabü’l-Eşrâf, X, 13.


Kürşat Aslan