Asr-ı Saadet’ten Günümüze Cihad

Asr-ı Saadet’ten Günümüze Cihad

1. Muhterem Hocam,günümüzde hakkıyla anlaşılamayankavramlarımızdan bir taneside ‘’cihad’’dır. Bu kavram ile ilgili zihinlerdeki soruları/sorunları çözebilme adına Kur’ân’a ve sünnete göre cihad nedir? Nasıl anlaşılmalıdır?

Cihad Arapça asıllı bir kelime olup  “güç ve gayret sarfetmek, bir işi başarmak için elinden gelen bütün imkânları kullanmak” mânasındakicehd kökünden türemiştir. Bu kelimenin ıstılah manası ise  “dinî emirleri öğrenip ona göre yaşamak ve başkalarına öğretmek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaya çalışmak, İslâm’ı tebliğ, aynı zamanda da gerek nefse ve gerekse dış düşmanlara karşı mücadele vermek” şeklindedir.

Cihad,Kur’ân-ı Kerîm’de isim olarak dört, bundan türeyen fiil şeklinde yirmi dört yerde geçer. Ayrıca cihad eden anlamındaki mücahid ise iki âyette zikredilir.  Tevbesûresinin 41, 44, 81 ve 86. ayetlerinde cihad kelimesinden doğrudan savaşın kastedildiği anlaşılmakla birlikte bu tabir aynı zamanda Allah’ın rızâsına uygun bir şekilde yaşama çabası şeklinde özetlenebilecek olan genel anlamıyla zikredilmektedir.

Cihadla ilgili birçok hadis de vardır. Bu tür hadisler bazen müstakil eserlere konu olmuş, bir kısım hadis mecmualarında da bu tür hadisler “kitâbü’l-cihâd” veya “fezâilü’l-cihâd” başlıklar altında toplanmıştır. Genel anlamda cihaddan ve faziletinden bahseden hadisler yanında kime karşı ve nasıl cihad yapılacağına dair çeşitli hadisler de vardır. Mesela Tirmizî’de“Mücahid nefsiyle cihad edendir”şeklinde bir rivayet vardır. Benzer şekilde  Ahmed b. Hanbel’de geçen bir hadiste “Mümin kılıcı ve diliyle cihad eder” buyrulur. “Cihadın en faziletlisi zalim sultanın yanında hakkı söylemektir”hadisi ise Hem EbûDâvûd, hem te Tirmizî’de geçmektedir. Bunların yanı sıra Buhâri’de geçtiği üzere Hz. Âişe’nin, “Ey Allah’ın resulü! Görüyoruz ki cihad amellerin en faziletlisidir; öyleyse biz de cihad etmeli değil miyiz?” diye sorması üzerine, Hz. Peygamber’in (sas) “Sizin için cihadın en faziletlisi makbul hacdır” şeklinde cevap vermesi, cihadın gerek kapsamını gerekse çeşitlerini göstermesi bakımından önemlidir. Dolayısıyla burada hac ibadetinin de cihad içinde görüldüğü anlaşılmaktadır.

Bütün bu değerlendirmelerden cihad, en geniş anlamıyla hayatın gayesi olarak Allah’a kulluk etmek, İslâm dininin koyduğu ölçülerin fert ve toplum hayatına uygulanmasına çalışmaktan İslâm’ı diğer insanlara tebliğe, İslâm ülkesini ve Müslümanları her türlü tehlike ve saldırılara karşı savunma ve bu konuda gerektiğinde savaşmaya kadar kapsamlı bir anlam taşımaktadır. Özetle Kur’ân ve sünnete göre cihadgerek kalp, gerek dil, gerek el, gerekse de ve silâh gibi her vasıta ile din uğruna çaba göstermektir.

2. Muhterem Hocam, hiç kuşku yok ki Peygamber Efendimiz (sas) aziz Kur’ân’ın yegane tebliğ edicisi ve yaşayıcısıdır. O’nun hayatında cihad nerede durmaktadır? Peygamberimizin (sas) cihad anlayışı nedir?

Cihadı salt savaşla özdeş tutacak olursak bu durumda cihad hicretin ikinci yılında başladı dememiz gerekir. Ancak yukarıda yaptığımız tanıma ve Kur’ân’ın ifadesine göre aslında cihad ilk vahyi almakla birlikte başlamıştır. Bu sebeple Allah Resûlü’nün (sas) Mekke döneminde dini yayma ve ümmetinin sayı ve niteliğini artırma adına attığı bütün adımları, ona inananların hem nefislerini hem de din kardeşlerini koruma ve savunma anlamındaki bütün faaliyetlerini cihad çerçevesinde görmek gerekir. Kaldı ki bu faaliyetler cihadın savaş olarak da icra edildiği Medine döneminde de devam etmiştir. Cihad gerek Hz. Peygamber (sas), gerekse diğer Müslümanlar için en geniş anlam ve çeşidiyle devam ederken Medine’ye hicretin 2. yılında (M.624) Hz. Peygamber (sas) ve Müslümanlar için savaş anlamına gelen cihada da izin anlamına gelen âyetlernâzil oldu: Bunlardan ilki Hac suresi 38-41. ayetleridir:

“Şüphesiz, Allah inananları savunur. Doğrusu Allah hiçbir haini, nankörü sevmez. Kendilerine savaş açılan Müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihad için izin verildi. Şüphe yok ki Allah’ın onlara yardım etmeğe gücü yeter. Onlar, haksız yere, sırf, “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Şüphesiz ki Allah kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir. Onlar öyle kimselerdir ki, şayet kendilerine yeryüzünde imkân ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılar, zekatı verir, iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin akıbeti Allah’a aittir”.

Bakara 190-193 ayetlerinde ise şöyle buyrulur:

“Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez. Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den) siz de onları çıkarın. Zulüm ve baskı adam öldürmekten daha ağırdır. Yalnız, Mescid-i Haram yanında, onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa (siz de onlarla savaşın) onları öldürün. Kâfirlerin cezası böyledir. Eğer onlar (savaştan ve küfürden) vazgeçerlerse, (şunu iyi bilin ki) Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Hiçbir zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Onlar savaşmaya son verecek olurlarsa, artık düşmanlık yalnız zalimlere karşıdır”.

Burada zikredilen son âyet-i kerime, gayet açık bir şekilde Müslümanların hangi şartlarda savaşmalarına izin verildiğini ortaya koymuştur. Âyette öncelikli olarak bir durum tespiti yapılmıştır ki, bu da müminlerin haksız yere yurtlarından çıkarılmış olmasıdır. Öyleyse bu haksızlığa karşı mücadele edebilmek için Müslümanlar gerekirse savaşabileceklerdir. Daha sonra ibadet yerlerinin ve korunması ve dinin zorbalar karşısında serbest bir şekilde yaşanabilmesi için savaşın gerekebileceği hususudur. Dolayısıyla inkârın tahribatının engellenmesi için müminlere savaş izni verilmiştir. Bu izin, savaşarak ve kılıç kullanarak dini yayma izni veya emri değil, tam aksine sahip olunan inanç değerlerini yok edilmesine karşı onları koruma haklarının kullanmalarına verilen bir imkândır.  Çağdaş İslam hukuk âlimlerinden Muhammed Ebû Zehra İslâm’da Savaş Kavramı kitabında bu hususu şu şekilde açıklar: “Müslüman değildir diye hiç kimse öldürülemez. İnançsızlığı ve kâfirliği sebebiyle hiç kimsenin canına kıyılamaz. Bir insan, yalnız ve yalnız Müslümanlara saldırması sebebiyle öldürülür. Âlimlerin büyük ekseriyeti bu görüştedir. Küfrün savaş sebebi olacağı görüşündeki kimi Şâfii âlimlerin görüşleri kabul görmemiş ve naslara aykırılığı sebebiyle reddedilmiştir. Buna göre Müslümanlar için herhangi bir savaş durumu olabilmesi için düşman saldırısı, aşırı gitme ve yapılan fiilî bir zulmün olması gerekmektedir.”

Görüldüğü gibi İslâm’da savaşın sebebi saldırıyı önlemektir. Herhangi bir inancı dayatmak değildir. Esasında barış, Müslümanlar ile diğer insanlar arasındaki ilişkinin temelidir. Ancak Müslümanlar, herhangi bir saldırı ile karşı karşıya kalırlarsa şüphesiz bu durumda savaş kaçınılmaz olur.


3. Muhterem Hocam, cihadın salt Kıtâl olduğu söylenebilir mi? Bu kapsamda cihadın amacı ve fonksiyonu nedir?

İlk sorunuzun cevabında cihadın tanımını yaparken, kıtalin sadece cihadın bir çeşidi olduğu, cihadı kıtal ile eşitlemenin yanlış olacağını beyan etmiştik. Kaldı ki Allah Rasûlü (sav) kıtali cağrıştırancihadla ilgili emir ve tavsiyelerde bulunmakla beraber EbûDâvûd ve Tirmizî’de geçtiği üzere “Cihadın en faziletlisi zalim sultanın yanında hakkı söylemektir”buyurmuşlardır. Benzer şekilde “Kim eliyle cihad ederse o mümindir, kim diliyle cihad ederse o mümindir, kim kalbiyle cihad ederse o mümindir” sözü de cihad kavramının geniş alanını ortaya koyması açısından son derece öğreticidir. Benzer şekilde Buhârî ve Müslim’in ortak rivayet ettikleri bir hadiste savaşmak için İslâm ordusuna katılmak için gelen birine annesinin ve babasının hayatta olup olmadığını sorarak hayatta olduklarını öğrenmesi üzerine, “O halde onlara hizmet yolunda -nefsinle- cihad et”buyrulması cihad kavramına neredeyse kıtalin tersi anlamına gelecek bambaşka bir anlamın katıldığı da görülmektedir. Bütün bunlar sebebiyle cihadı salt düşmanla savaşa/kıtale indirgemek yukarıdaki ifadeleri kullanan Hz. Peygambere (sas) karşı aleni bir haksızlık, hatta iftira olur.

4. Muhterem Hocam, Batı nazarında “cihad’’ ürkütücü (!) bir şey gibi görülmekte ve ısrarla cihad ve terör kavramları beraberce kullanılmaktadır. Batının cihad kavramını böyle anlamasına sebep olan sosyo-kültürel etkiler nelerdir?

Batı dünyası başlangıçtan beri İslâm ile hesaplaşmasının sürdürürken genelde cihad kavramını terörle eş anlamlı olarak kullanmakta, Hz. Peygamber’i (sas) de kan dökücü bir kral olarak göstermeye çalışmaktadır. Bundaki hedefi kendi kamuoylarında İslam ile ilgili olumsuz bir algı oluşturmaktadır. Çünkü İslam ile ilgili olumlu, hatta tarafsız değerlendirmeler batı kamuoyunda İslam’a olan ilgi ve alakayı artıracak ve İslam dininin kendi toplumlarında kolay bir şekilde benimsenmesini hızlandıracaktır. Hıristiyanlık dininin batılı insanın dünyasındaki ve günlük hayatındaki etkinliği son derece sınırlı olup, adeta salt bir kültür unsuru olarak kabul edilmektedir. Başka bir ifadeyle bu dinin batılı insanın hayatını kuşatma oranı son derece düşüktür. Bu da hayata dair kuşatıcılığı en üst düzeyde bulunan İslâm dininin batılılar nezdinde cazibesini artırmaktadır. Bunu engellemenin yolu ise İslam’la ilgili olarak kara propaganda yapmak, bu dini ve mensuplarının doğrudan terörle ilintili göstermektir. Bu hedeflerine ulaşmak için en çok kullandıkları kavram ise cihad olmaktadır.

5.Muhterem Hocam, Bir İslam Tarihçisi olarak İslam Tarihi içerisinde cihadın farklı yorumlandığı zaman dilimleri olmuş mudur? Bu yorum farklılıkları ne gibi tarihi olayları beraberinde getirmiştir?

Cihad aslında savaş değil, İslami tebliğin önündeki engelleri kaldırmaktır. Bu hedefi gerçekleştirmek için savaş kaçınılmaz olursa, Müslümanlar dinleri uğruna savaşmaktan da geri durmamışlardır. Dolayısıyla tarihi inkar ederek Müslümanlar savaş yapmamışlardır veya sadece savunma savaşı yapmışlardır şeklindeki değerlendirmeler savunulur değildir. Gerektiğinde Müslümanlar bilhassa Hz. Peygamber (sas) döneminde kendilerini hedef alan düşmanlarına karşı hukuk esaslı olmak üzere hücum savaşları da yapmışlardır. Genel durum böyle iken, zaman zaman Müslümanlar cihadın sadece bir yönünü öne çıkarıp seçmeci davranmak suretiyle cihad anlayışını parçalamışlar; buna göre bir kısmı siyasi yayılma niyetiyle cihadın sadece kıtal kısmını işletirken, yani sadece fizîki yayılmayı esas alırken, buna karşılık bir kısmı da cihadı sadece kendi nefsini terbiye anlamında kabul etmiş, din düşmanlarıyla mücadeleyi terk edip zillete boyun eğmiştir. Bu ikinci hususu bilhassa Müslümanların çöküş dönemlerinde görmek mümkündür. Bilhassa Haçlı savaşlarının ve Moğol istilasının İslam dünyasında meydana getirdiği travmaların buna sebebiyet verdiği söylenebilir. Diğer taraftan zaman zamanda Müslümanlar da siyasi ve mezhebi saiklerle birbirlerini tekfir etmek suretiyle aralarındaki savaşları cihad olarak nitelendirmişlerdir ki, bu da gerek Kur’an, gerekse Hz. Peygamber’in (sav) ortaya koyduğu cihad anlayışıyla kesinlikle açıklanamaz. Unutulmamalıdır ki, Müslüman için kıtal anlamındaki cihad hiçbir zaman başka bir Müslümanı hedef almamalıdır.

6. Bugün başta Müslümanlar olarak cihad kavramını nasıl doğru anlar ve hayatımıza taşır; sonra da nasıl dünyaya bu kavramı anlatabiliriz?

Müslümanlar için cihad kavramı ancak yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Kur’an esaslı olarak kişinin din adına hem nefsiyle hem de din karşıtlarıyla her türlü vasıtayı kullanarak mücadele etmesidir. Esas olarak Müslüman toplumun ıslahı için bu esaslı bir gerekliliktir. Bu gerçek hayata taşındığı zaman Müslümanlar hem huzurlu bir hayat sürecek hem de bu anlamda bütün dünyaya örnek olacaktır. Bu sağlanmadığı, başka bir ifadeyle Müslümanlar mücahedeyien geniş anlamıyla gerek kendi nefislerinde ve gerekse kendi toplumlarında gerçekleştirmedikleri takdirde, onların cihadı hem anlamaları hem de dünyaya gerçek anlamda tanıtmaları mümkün olmaz.

Sayı 15

Temmuz - Ağustos - Eylül 2020

Sayı 14

Nisan - Mayıs - Haziran 2020

Sayı 13

Ocak - Şubat - Mart 2020

Sayı 12

Ekim Kasım Aralık 2019

Sayı 11

Temmuz Ağustos Eylül 2019

Sayı 10

Nisan Mayıs Haziran 2019

Sayı 9

Ocak Şubat Mart 2019

Sayı 8

Ekim Kasım Aralık 2018

Sayı 7

Temmuz Ağustos Eylül 2018

Sayı 6

Nisan Mayıs Haziran 2018

Sayı 5

Ocak Şubat Mart 2018

Sayı 4

Ekim Kasım Aralık 2017

Sayı 3

Temmuz Ağustos Eylül 2017

Sayı 2

Nisan Mayıs Haziran 2017

Sayı 1

Ocak Şubat Mart 2017


Prof. Dr. Adem Apak