Prof. Dr. Servet Armağan ile İslâm Hukukunda Adâlet

Prof. Dr. Servet Armağan ile İslâm Hukukunda Adâlet


Yeni Yüzyıl Üniversitesi  Hukuk Fakültesi’nden Anayasa hukuku alanında değerli çalışmalarıyla bilinen Prof Dr. Servet Armağan hocamız ile İslâm’ın adâlet anlayışını İslâm hukuku bağlamında ele almaya çalıştık.
Muhterem Hocam, İslâm Hukuku alanında çok değerli çalışmalar yaptığınızı ve yapmakta olduğunuzu biliyoruz. Bizlere İslâm’da “adâlet” kavramını; önemi, maksadı ve kapsamı itibariyle açıklayabilir misiniz?
Adâlet kavramı çok geniş ve çok çeşitli anlamlarda kullanılan değerli bir kavramdır. Değerli olduğu ve kapsama alanı da geniş olduğu için asırlar boyunca insanlar bu kavram etrafında çeşitli taleplerde bulunmuşlar ve çeşitli devletlerde düzenlemeler getirmişlerdir. Bu konuda ayetler ve hadislerde mevcuttur.
Adâlet kavramı geniş kapsamlı olunca bu kapsam içerisinde çeşitli manalarda kullanımı da söz konusu olmuştur. Söz gelimi halkımızın dilinde kullanılan mana çok defa hukukçuların kullandığı manadan, müçtehitlerin kullandığı mana -uygulamada şu veya bu şekliyle- davalı veya davacının kullandığı ve kullanmak istediği manadan ayrı olmuştur.
Kullanıldığı yere göre anlam kazanan bir kavram
Şimdi bu kullanımlarla ilgili bir sıralama yapmak gerekirse ilk olarak “eşitlik” manasında kullanıldığını söyleyebiliriz. Örneğin davalı ve davacı hakimin önüne çıktığı zaman hakim, bunlardan birine iyilik diğerine kötülük yapmak için davranışlarda bulunursa ya da birini üstün gösterip diğerini daha karar vermeden haksız göstermeye kalkışırsa bu, bir haksızlığa bir adâletsizliğe işaret eder. İşte buna vatandaşlar “Eşitliği bozdunuz, ikimizde eşitiz ve bize adil davranmanız gerekirdi, fakat adil davranmadınız”, derler.
İkinci bir mana ise insanların hakim önünde davacı ve davalı olmaları anında elde ettikleri neticeye göre anlam kazanmaktadır.
Üçüncü bir manada ise adâlet, hukukçular arasında hukuk devleti manasına gelir. Yani kanunlar, mevzuat, tüzük ve yönetmelik gibi düzenleyici işlemlerin yürürlükte olması ve idare edenlerin bu düzenleyici işlemlere tâbi olmasıdır. Bu manada zaman zaman ama bilhassa seçim zamanlarında halk ve basın dilinde ‘adâlet’ olarak kullanılır. Söz gelimi iktidarda bulunan parti kendi lehine bir avantaj sağlamak için birtakım davranışlarda bulunduğunda muhalif parti zarar görmüş olur. Basın mensupları bu gibi durumlarda seçim adâleti bozuldu veya seçmenler arasındaki eşitlik bozuldu ve adâlet ortadan kalktı, derler.
Dördüncü bir manada ise adâlet, diktatörlüğün aksi manasında kullanılır. Bir kimse keyfi hareket ederse ve bir başkasının malını zorla elde ederse veya bir devlet başkanı emri altındakilerin mallarına ve namuslarına el atarsa adâlet gözetilmedi ve diktatörlük uygulanıyor denir.
Kur’ân ve sünnet= Adâlet
İşte adâlet kavramı zaman zaman bu zikredilen manalarda kullanılabilir. Şunu da eklemek gerekir ki adâlet kavramı, İslâm hukukunun uygulandığı ve uygulanmadığı yerlere göre zaman zaman farklı manalara da gelebilir. Çünkü İslâm demek; adil bir düzen, Kur’ân’ın ve hadislerin hükümleri demektir. Bunlara uyduğunuz takdirde adilsiniz uymadığınız takdirde ise adâletsizsiniz demektir.
Binaenaleyh söz konusu devlette uygulanan düzenleyici işlemlerin kaynağı Kur’ân ve sünnet ise adâlet, bu ikisi anlamında kullanılır. Eğer bu iki kaynağa aykırı bir düzenleme varsa ve diktatör kendi keyfi anlayışına göre bir düzenleme getirmişse bu takdirde adâlete aykırı kararlardan bahsedilir. Biz anayasa hukukçuları ise adâleti, öğretilmesi kolay olması ve okuyucunun aklında kolay kalması için; hakim önünde eşitlik ve kamu hizmetlerine girmede eşitlik olarak ayırıyoruz.
Demek ki genel olarak adâlet kavramı insanların,-Kur’ân ve hadislerde ifadesini bulduğu kadarıyla- Cenab-ı Hak tarafından yaratıldığı ve bu yaratılmada adil bir şekilde düzenlemelere tâbi tutuldukları şeklindedir. Birkaç ayeti örnek olarak vermek gerekirse “Ey İnsanlar! Doğrusu biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık. Sizi sırf birbirinizle tanışasınız diye büyük büyük cemiyetlere küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki sizin Allah katındaki en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır.” [Hucurat:13]
İkinci bir ayet ise “İnsanlar bir tek ümmetten başka bir şey değildi. Sonra ayrılığa düştüler.” [Yunus:19] Bir başka ayette ise “Ey İnsanlar! Sizi bir tek canlıdan yaratan ondan da eşini var eden ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar yaratan rabbinize karşı gelmekten sakının.” [Nisa:1] Yine bir başka ayette ise “O sizi bir candan yaratan ve gönlünün huzura kavuşacağı eşini de ondan var eden Allah’tır.” [A’raf:189] Kasas Suresinin dördüncü ayetinde ise “Firavun, mısır toprağında gerçekten azmış ve halkını fırka fırka ayırmıştı. Onlardan bir zümreyi güçsüz buluyor, oğullarını boğazlıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu. Çünkü o bozgunculardandı.”
Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur
Görüldüğü gibi burada genel olarak insanların eşitliğinden bahseden ifadeler var. Hadislerde ise örnek olarak Peygamber Efendimiz (sas) “Arabın Arap olmayana, beyazın siyaha takva dışında üstünlüğü yoktur.” buyurmaktadır. Bir başka hadiste ise “İnsanlar tarağın dişleri gibi eşittirler.” buyurmaktadır. Peygamber Efendimiz (sas), Mekke’nin fethinden sonra îrad ettiği hutbesinde şöyle demektedir:
“Bütün insanlar Âdem’dendir. Âdem ise topraktan yaratılmıştır. Bilmelisiniz ki cahiliye devrine ait olup iftihar vesilesi yapılıp gelen her şey [kan ve mal davaları] şu ayaklarımın altında kalmıştır.”
Bir diğer hadis-i şerifte ise şöyle buyurulmaktadır: “Üzerinize kıvırcık saçlı bir Habeşî de amir olsa onu dinleyiniz ve ona itaat ediniz.” Veda hutbesinde ise şöyle buyurulmaktadır: “Ey İnsanlar! Rabbiniz birdir, atalarınız birdir, hepiniz ademdensiniz adem ise topraktan yaratılmıştır. Allah katında en değerliniz takvaca en üstün olanınızdır.”
Görüldüğü gibi burada da yine insanların eşit yaratıldığı ifade ediliyor. Hakim önünde eşitliğe gelince yukarıda da belirttiğimiz gibi bu da ayetlerde şöyle yer almaktadır: “Ergenlik çağına erişinceye kadar yetimin malına en güzel niyet ve maksattan başka bir surette yaklaşmayın. Ölçüyü, tartıyı adâletle yapın. Biz kimseye gücünün yettiğinden fazlasını teklif etmeyiz. Bir kimsenin leh ve aleyhinde söz söyleyeceğiniz zaman yakınlarınız bile olsa adâleti gözetin.” [En’am:152]
“Ey İman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan adâletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin sizi adâletsiz davranmaya sevk etmesin. Adâletli olun çünkü bu takvaya en çok yakışan davranıştır.” [Maide:8]
Mekteb-i Kudât
Bir başka ayette ise: “Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehil olanlara vermenizi insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder.” [Nisa:58] Bu ayeti ben İstanbul Üniversitesinin eski hukuk fakültesi binasının giriş kapısının üzerinde gördüm. Hukuk fakültesini ilk şekli Mekteb-i Kudât diye açılmıştır. Daha sonraları Mekteb-i Hukuk diye ismi değiştirilmiş. Bu mektebin yeri Beyazıt’tan Süleymaniye’ye doğru giderken -sağ tarafta üniversite binası var- sol tarafta eski bir Osmanlı yapısı bir bina vardır ki orasıdır. Kadı veya hukukçu yetiştiren bir okulmuş. Bu okulun giriş kapısında bu ayet yazılıdır.
Şu ayet-i kerîme’de ise şöyle buyuruluyor: “Ey İman edenler! Adâleti titizlikle ayakta tutan; kendiniz ve hısım akrabalarınız aleyhine bile olsa Allah için doğru şahitlik eden kimseler olun. Haklarında şahitlik yaptığınız kimseler ister zengin ister fakir olsunlar Allah onlara daha yakındır. Hislerinize uyup adâletten sapmayın. Eğer sözü eğriltir yahut şahitlikten kaçınırsanız biliniz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” [Nisa:135]
“Şüphesiz ki Allah, adâleti, iyilik yapmayı, akrabaya yardım etmeyi emreder. Hayasızlığı kötü işleri ve ahlaksızlığı zulüm ve taşkınlığı yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğütler verir.” [Nahl:90]
Peygamber Efendimiz (sas) ise “Sizden evvelkilerin mahvolmalarının sebebi şudur ki içlerinden şerefli bir kimse çıkınca onu cezasız bırakır. Zayıf birisi çıkınca ise kanunu tatbik eder ve onu cezalandırırlardı. Allah’a yemin ederim ki Muhammedin kızı Fatıma da hırsızlık yapsa elini keser, cezasız bırakmazdım.” Aynı şekilde Hulefa-yi Râşidîn’in tatbikatında da bu adâletin yahut eşitliğin uygulandığını görmekteyiz.
Muhterem Hocam, Beşerî adâlet ile İslâm adâlet sistemi arasındaki en temel farklılıklar ve bunların sosyal hayattaki yansımaları nelerdir?
En temek fark, Allah korkusudur. Ve elbette ayet ve hadislere bağlılıktır. Bugün ki hukuk laik temeller üzerine kurulduğu için böyle bir şart aranmıyor. Hakimlerin vicdani duyguları, Allah korkuları, Peygamber sevgileri varsa onu uygularlar. Bu uygulamalarında görülebilir. Fakat İslâm’da bunlar açık açık zikredildiği için en temel fark budur.
Mesela ben bir öğretim üyesiyim ve öğrencileri imtihan ediyorum. Yazılı veya sözlü imtihan ederken kağıtlarını okuduğum zaman o öğrencinin ne kadar yazmışsa ona göre puan vermem gerektiğine inanıyorum. Aksi halde o öğrencinin hakkına girmiş olmam ve günaha girmiş olmam tehlikesi vardır. O sebeple çok dikkatli okurum. Onların hakkına -kul hakkına- girmemek için ne kadar yazmışsa ona göre puan, yazmamışsa da ona göre az puan veririm. Bu elbette önemlidir.
Allah korkusu
Ben temenni ederim ki lise öğrenimi sırasında insanlara Allah korkusu, dürüstlük, doğruluk, hakkı batıldan ayırt etme duyguları iyice öğretilmelidir. İslâm tarihinden örnekler verilmelidir. Mecelleden ve ona benzer kanunlardan mütahassıs kimseler tarafından bilgi verilmelidir. Bilhassa hukuk kültürü iyi, hukuk felsefesine âşina olan hocalar bu dersleri verirlerse isabetli olur. Çünkü bu kimseler liseden çıktıktan sonra hukuk fakültesine, tıp fakültesine ve diğer fakültelere gidecekler. Bu sebeple genç yaşta iken öğrencilere bu duygular aşılanmalıdır.
Muhterem Hocam, kuşku yok ki geçmişte ve günümüzde suçun önlenmesi ve cezalandırılması adâletin en hassas alanlarından bir tanesidir. Bu kapsamda İslâm adâlet sistemi ne gibi tedbirler geliştirmiştir?
Bu tedbirlerin içinde ilk olarak şunu söylemek gerekir ki; İslâm’da çeşitli suçlar belirtilmiştir. Bunların bir kısmı Kur’ân’da zikrediliyor ki buna hadde tâbi suçlar deniliyor. Bunun dışında kalan suçlarda ise ta’zîren cezalandırma usulüne gidiliyor. Yani devrin idarecileri bir kanun çıkararak Kur’ân’da zikredilen suçlar dışındaki birtakım suçları da suç diye kabul ederler. Mesela trafik suçu Kur’ân’da açık açık zikredilmiyor fakat bu konuda bir kanun çıkarılması şart. Bilindiği gibi trafik kazaları oldukça yaygın. Bu uğurda işlenen suçları da cezalandırmak gerekir. Buna da ta’zîren cezalandırma deniyor.
Sedd-i zerâi’
Bir de şunu belirtmek lazım; İslâm hukuku suçları cezalandırmayı düzenlediği gibi suça giden yolları da tıkama yoluna gitmiştir. Yani birtakım davranışlar vardır ki onlar insanları suça sevk eder. İşte onu ortadan kaldırmak için birtakım tedbirler alınmıştır ki bazı önemli prensipleri burada zikredebiliriz. Mesela özel hayatın gizliliği korunmaktadır. Bu gizlilik anayasa hukukunda üçe ayrılmaktadır:
1. Konutun gizliliği ve korunması
2. Haberleşmenin gizliliği ve korunması
3. Özel eşyanın gizliliği ve korunması.
Bunlar anayasada ve ceza kanununda da düzenlenmiş bulunuyor. Fakat bunlar ne kadar değerli ise bu hürriyetlerin korunması ve bunların korunmasına giden yolların da düzenlenmesi bir o kadar önemlidir.
Özel hayatın mahremiyeti
Özel hayat, İslâmî ve gayr-i İslâmî bütün toplumlarda korunan bir hürriyettir. Fakat İslâmiyet’te daha fazla korunmuştur. Şöyle ki, mesela İslâm hukukunda özel hayatın korunmasını sağlayan bazı prensipler var:
1. Tecessüs [gizli halleri araştırmak] yasaktır. Hucurat suresinin 12. ayetinde “Birbirinizin suç ve ayıplarını araştırmayınız” buyurulmaktadır.  Çünkü bir kimsenin suçlarını ve ayıplarını araştırırsanız onun özel hayatını ihlal etmiş olursunuz. Konu ile alakalı bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: “Bir örtüyü aralayıp kendisine izin verilmeden bakan kimse aşılması helal olmayan bir sınırı aşmış olur.” Bir başka hadiste ise şöyle buyurulmaktadır: “Bir kimse konuşurken başkasının kendisini işitmemesini istemek için etrafına bakınırsa o şey gizli sayılır. O gizli şeyi de araştırıp hiçbir zaman öğrenmeye çalışmayın.” Bir başka hadiste ise şöyle buyuruluyor: “Ey dili ile inanıp kalbine iman girmeyenler! Müslümanlara eziyet etmeyiniz ve onların gizli taraflarını araştırmayınız. Allah Müslüman kardeşinin gizli tarafını araştıranın gizli tarafını araştırır. Allah kimin gizli tarafını araştırırsa evinin içinde bile olsa onu herkese karşı mahcup eder.”
Görüldüğü gibi kusur araştırmak ve kusurları ortaya çıkarmak için gayret sarf etmek daima kınanmış ve yasaklanmıştır. Çünkü bir kimsenin kusurlarını araştırırsan onun özel hayatına girmiş olursun. Bakınız önceden İslâm tedbirler alıyor ve ayıp araştırmanın tecessüs yapmanın yasak olduğunu belirtiyor.
2. Gıybet yasaktır. Hucurat suresinin 12. ayetinde: “Biriniz diğerinin gıybetini etmesin. Sizden biri ölü kardeşinin etini yemek ister mi? Elbette bundan çekinirsiniz. O halde Allah’tan korkunuz. Allah tevbeleri kabul eder ve çokça esirger.
3. Kusur bağışlamak. Özel hayatın gizliliğini koruyan önemli prensiplerden biridir. Bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “Hiddetini yenenlere ve halkın kusurlarını bağışlayanlara cennet hazırlanmıştır. Allah iyilik edenleri sever.” [Al-i İmran:133-134]
Buna paralel bir hadiste ise: “İyilik güzel ahlaktır. Kötülük ise vicdanını tırmalayan ve halkın duymasını istemediğin şeydir.” Peygamberimiz bu hadisiyle ayetin manasının bir veçhini açıklamış oluyor.
4. Söz götürüp getirmek yasaktır. Gıybet ve söz götürüp getirmek arasında fark vardır. Gıybet: Hazır olmayan bir kimsenin hoşlanmayacağı bir söz söylemektir. Mesela, falan adam cimridir. Falan adam çok pistir, cahildir vs. gibi cümleler kullanmak gıybete girer. O adam duysa bunu üzülür. O sebeple günah sayılır. Söz götürüp getirmek ise; bir kimseden duyduğu bir sözü başka bir kimseye aktarmak demek. “Ayıp araştıran, koğuculukla söz gezdiren kimseye itaat etme”[Kalem: 10-11] buyurulmaktadır. Bir hadiste ise: “Ara bozmak için laf getirip götüren bir kimse cennete giremez.” Maalesef İslâm toplumlarında söz getirip götürmek çok işlenen bir günah ve toplumu gizliden gizliye zehirleyen bir davranıştır.
5. Gizli ve ayıp halleri saklamak bir vazifedir. Peygamber Efendimiz (sas): “Öğrendiğiniz gizli halleri saklayın.” Buyurmaktadır. Bir başka hadiste ise: “Her kim bir Müslümanın ayıbını örterse Allah’ta dünya ve ahirette onun ayıbını örter.” Buyurulmaktadır. Burada kastedilen istemeden bir başkasının ayıbını görmektir. Vücudundan bir parçayı yahut bankadaki parasını gibi buna benzer şeyleri görmektir.
6. Evlere kapılarından girilir. Bu prensip Bakara sûresinin 189. ayetinde belirtilmiştir. Özel hayatın gizliliğini koruyan ön prensiplerden biridir. Peygamber Efendimiz zamanında bazı erkekler evlerine duvardan atlayarak girmişlerdir. İçerdeki kadınların korkması ve Peygamber Efendimize şikâyette bulunmaları üzerine yukarıda ki ayet-i kerime inmiştir.
7. Başkasının evine izinle girilir. “Ey İman edenler! Evlerinizden başka evlere izin almadan seslenip selam vermeden girmeyiniz. Eğer düşünürseniz böyle hareket etmeniz sizin için daha hayırlıdır.” [Nur:27] Peki izin almak ne demektir? Kapıyı çalmak, tekbir getirmek gibi davranışlar izin alma yerine geçmektedir. Konuyla alakalı bir hadiste ise: “Eğer size izin verilmezse evin içine girmeyiniz.” buyurulmaktadır. Maalesef bu hadis Müslümanlar tarafından uygulanmıyor. Mesela bir anne-babanın evli olan çocuklarının evlerine izin almaksızın girmeleri gibi. Bu İslâmiyete aykırı bir davranıştır. Nur Suresinin 28. ayetinde şöyle buyurulmaktadır: “Şayet evde kimseyi bulamazsanız bir de size izin verilmedikçe içeriye girmeyin. Size dönün denirse dönün. Bu yolla hareket ise daha nezih ve makbuldür. Allah, yaptıklarınızı bilir.”
9. Sır saklamak önemlidir. Bu özel hayat ile ilgili önemli bir tedbirdir. Nur sûresinin 30 ve 31. ayetlerinde şöyle buyurulmaktadır: “Mü’min erkeklere söyle gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Mü’min kadınlara da söyle gözlerini sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar.” Haram şeylere bakmazsanız başkasının özel hayatına da dokunmamış olursunuz. Görüldüğü gibi burada özel hayatın gizliliği korunan bir durumdur. Bu durumu da tedbir olarak İslâmiyet birtakım prensipler getirerek korumaktadır. Bunu koruyucu ve tedavi edici tıbba benzetebiliriz.
İslâm’da diğer sistemlerden farklı olarak suça itici sebepleri ortadan kaldıran ve suçu dolaylı olarak meşru gösteren araçları da ortadan kaldıran bir yapı ile insanları korumaktadır.
Muhterem Hocam, kadın-erkek haklarının günümüzde çokça tartışıldığı görülmektedir. İslâm adâlet sistemi en temelde bu hakları eşitlik anlayışına göre mi düzenler yahut esas olan başka etmenler de var mıdır?
Bir önceki soruda kısmen de olsa bunun cevabını vermiştik ancak kadının özel halleri olduğu gibi erkeğinde özel halleri vardır. Fakat elbette kadının halleri daha çok konuşuluyor. Çünkü avret mahalleri kadın için de yasak erkek içinde yasaktır. Ama kadının avret mahalli daha çok olduğundan kadın için biraz daha yasaktır. Yüzü, elleri ve ayakları dışında gösterilmemesine ve seyredilmemesine dikkat edilmelidir. Bu ayetlerde belirtilmiştir. Bugün ki hukuk sisteminde bu yoktur. Bir kimsenin boynuna, boğazına bakmak suç teşkil etmiyor. Bir kimsenin aynı şekilde; yürüyüşüne, davranışına, eğilip kalkmasına dikkat etmek suç teşkil etmiyor ama İslâm’da bunlar bir kadının özel hallerine özel hareketlerine ve özel davranışlarına ait ise bunlara nazar etmek, bunları takip etmek ve bunları zevkle seyretmek yasaklanmıştır. Bu fark Allah korkusundan ve özel hayatın gizliliğinden kaynaklanmaktadır.
Muhterem Hocam, bilindiği üzere İslâm adâlet sistemi kısaca “Şeriat” olarak kavramsallaşmıştır. Bu bağlamda “Şeriat”ın ikame edilmesinin belli zemin ve şartları var mıdır?
Şeriat iki manada kullanılmaktadır ki bunlardan ilki kainatın düzenine verilen isimdir. Hukuk felsefecileri ve kelam alimleri buna sünnetullah tabirini kullanıyorlar. Şeriat-ı Kübra diyenler de mevcuttur.
Mesela güneşin doğması batması, denizlerin dalgalı hale gelmesi, denizlerin acı suyla dolması gibi bütün bunlar kevnî kanunlardır. Yani yeryüzünün işlemesi ve cereyan etmesinde Cenab-ı Hakk’ın takdir buyurduğu davranışlardır.
İkinci olarak ise şeriat, dar manada hadis ve ayetlerde yer alan prensiplerin kanun hükümleri halinde düzenlenmesidir. Önceki sorularda mecelleyi söylemiştik mesela. Mecelle genellikle medeni hukuku düzenler. Ancak şunu da söylemek gerekir ki Mecelle ancak İslâm hukukunun onda birini düzenlemiş sayılır.
Bunun dışında ceza hukuku vardır. Muhakeme hukuku vardır. Mali hukuk vardır. Milletler arası hukuk vardır. Ceza muhakemesi hukuku, Hukuk muhakemesi usulü gibi hukuk branşları vardır. Bütün bunlar dar manada Şeriat’ın parçalarıdır. Bugünkü hukuk fakültelerinde bir kimsenin hukuk mezunu olabilmesi için en az otuz dersten ders ve sınav görmektedir. Bunlar uzaktan zannedildiği gibi sadece ceza hukuku veya sadece anayasa hukukundan ibaret değildir. Çok çeşitli hukuk dalları vardır. Bunların hepsi öğretilidir. Hepsinin kaynakları belirtilmiştir.
Böylece dar manada Şeriat’ta, düzenleyici işlemlerde ayetlere ve hadislere yer vermek demektir. Tanzîmî tasarrufları demektir.
Muhterem Hocam, günümüzde İslâm adâlet sistemine yapılan birtakım eleştirilerin olduğu bilinmektedir. Bunların başında dinamik olamama eleştirisi gelmektedir. Sizce bu doğru bir eleştiri midir? İslâm adâlet sistemi günümüze neler söyler?
Bu doğru bir eleştiri değildir. İslâm adâlet sistemi iyi öğrenilirse ve iyi anlatılırsa hiç kimsenin itiraz edecek bir tarafı olmaz. Ben Avrupa’da çok yaşadım. Berlin Hukuk Fakültesi’nde bu konularda konferans verdim. Oranın doktora talebeleri, rektörü, rektör yardımcısı, profesörler, hanımlar, erkekler bulundular. Bilhassa özel hayat, kadın-erkek eşitliği konularında gücüm yettiği kadar anlatmaya çalıştım.
Sahih kitaplardan, sahih hadislerden topladığım bilgilerle bunun gerçekleştirdim ve hiç kimse itiraz etmedi. Kimse niye böyle söylemiş Peygamber, demedi bana. Demin söylediğim özel hayatın gizliliği konusunda herkes hayran kaldı. Kadınların ve erkeklerin özel hayatı.
Bilhassa kadınların korunan halleri hayranlık uyandırdı diyebilirim.
Def-i Mefâsid celb-i Menâfî’den evlâdır.
Almanya’da ve Amerika’da yaptığım konuşmalarda kimse ama hiç kimse bu adâlet sistemi iyi değil, bu kadar korumaya gerek yok insanları, gibi şeyler söyleyen olmadı. Bende iftihar ettim. Bilhassa kadınlara verilmiş olan hakların hayret uyandırdığı ve insanları saygıyla ona hürmet besleyeceği bir düzenleme olduğu açıkça görüldü.
Mesela Mecellede bir kaide var: Def-i Mefâsid celb-i Menâfî’den evlâdır. Yani kötülükleri uzaklaştırmak menfaatlere kavuşmaktan daha iyidir. Yani bir şey var ki içinde hem kötülük söz konusu hem de menfaat söz konusu. Mecellenin şerhine baktım orada şöyle bir misal var. Diyor ki: Bir evin diğer evin bahçesini gören penceresi olsa insanlar o bahçeye bakabilir, ama o bahçede kadınlar oturuyorsa o kadınların mahrem hallerini seyretmek caiz değildir. Neden? Çünkü burada bir mefâsidlik vardır. Yani bir kötülük söz konusudur.
Evet şehvet olarak insanlar zaman zaman bu eğilime aldanıyorlar ve seyretmek istiyorlar fakat def-i mefâsid celb-i menâfîden evlâdır. Siz orada bir kötülüğü ortadan kaldırın ama o, pencerenin önünde oturup güneşlenmekten daha iyidir. Madem ki orada oturmakla başkasının mahrem hallerini göreceksin o sebeple def-i mefâsid günahlara engel olmak menfaat elde etmekten daha iyidir denilebilir.
Batı hukuk sistemine alışanlar bunu bilmeden incelemeden İslâm hukukuna iftira etmektedirler. İslâm hukuku maalesef iyi anlatılamıyor ve iyi yazılamıyor. Yazanlardan Allah razı olsun. Ömer Nasuhi Bilmen hocamızdan Ahmet Akgündüz gibi diğer hocalardan Allah razı olsun. Bendeniz de karınca kaderince bu konuda bazı çalışmalar yaptım. Yeter ki doğru kaynaklardan istifade edelim. Güzel izah edelim ve bunları ortaya koyalım.
Muhterem Hocam, Asr-ı Saâdet birçok sosyal ilkenin en güzel örneklerinin sergilendiği bir zaman dilimidir. Birkaç örnek üzerinden Asr-ı Saâdet’te Adâlet dendiğinde neler söylersiniz?
Efendim Asr-ı Saâdet, mutluluk asrı demektir. Yani insanların mesut olduğu Kur’ân-ı Kerim ve hadis hükümlerine çokça riayet edildiği Allah’tan korkulduğu dönem demektir ki bilhassa beşerî ilişkilerde ve münasebetlerde câridir.
Mesela Hz. Ömer bir Hristiyan ile mahkeme önünde muhakeme edilmiş. Hristiyan, Hz Ömer’den şikayetçi olmuş. O da halife olmasına rağmen mahkemede hakimin önünde duruşmada ayakta durmuştur. Yine Hz Ali, bir Yahûdi ile muhakemede bulunmuş. Yahudinin bir iddiası varmış ve sonradan bunların bir aslının olmadığı ortaya çıkmış. Hristiyan ve Yahudiler de Müslümanların adâletine hayran kalmışlar. Yani o devrin adâleti hiçbir devirde rastlanmayacak kadar geniş çaplıdır. Bu konuda çok güzel çalışmalarda yapılmıştır.
Muhterem Hocam, İslâm adâlet sisteminde “örf” önemli bir etkiye sahiptir. Örf’ün İslâm adâlet sisteminde ki uygulanışına dair neler söylersiniz?
Örf ve Adâlet bütün hukuk sistemlerinde olduğu gibi İslâm hukukunda da vardır.  Örfen tayin Şer’an tayin gibidir. Mecelle’de de bu şekilde bir kaide vardır. Örfen konulmuş bir kanun Şer’an konulmuş gibi geçerlidir.
Mesela işçilerin ücreti ne zaman ödenecek? Efendimiz, alnının teri kurumadan ödeyiniz, buyuruyor. Fakat işçinin alnının teri kurumadan vermek hemen uygulanmıyor. Çünkü işçi de parasını toplu olarak almak istiyor. Mesela bir ay bir hafta çalışıp toplu olarak parayı alayım istiyor. Bunlar örfün tayin ettiği şeylerdir. Mesela pamuk işçileri [mevsimlik işçiler] bir ay ya da iki ay çalışırlar -pamukların toplanması o kadar sürer- ondan sonra topluca ücretleri kaç gün çalışmışlarsa o kadar ödenir.  
Mesela ev kiralarının ödemesi de böyledir. Ne zaman ödenir? Ayın sonunda ödenir. Örf, adet böyleyse buna kimse itiraz etmez. Bu doğrudur. Mesela işçi örneğini verecek olursak işçiye her gün ücretini vermeye kalksan çok zor olur. Her gün yevmiyesini almak yerine iş sonunda toplu olarak almak ister. Yine memurlara ay sonunda ödeniyor.
Bütün bu örf ve adetler Kur’ân ve hadislere aykırı olmamak şartıyla caizdir. Her zaman İslâm Hukukçuları da bunlardan bahsediyor. Yeter ki bunlar kaynağını Kur’ân ve hadislerden alsın ve onlara aykırı düşmesin.

Sayı 15

Temmuz - Ağustos - Eylül 2020

Sayı 14

Nisan - Mayıs - Haziran 2020

Sayı 13

Ocak - Şubat - Mart 2020

Sayı 12

Ekim Kasım Aralık 2019

Sayı 11

Temmuz Ağustos Eylül 2019

Sayı 10

Nisan Mayıs Haziran 2019

Sayı 9

Ocak Şubat Mart 2019

Sayı 8

Ekim Kasım Aralık 2018

Sayı 7

Temmuz Ağustos Eylül 2018

Sayı 6

Nisan Mayıs Haziran 2018

Sayı 5

Ocak Şubat Mart 2018

Sayı 4

Ekim Kasım Aralık 2017

Sayı 3

Temmuz Ağustos Eylül 2017

Sayı 2

Nisan Mayıs Haziran 2017

Sayı 1

Ocak Şubat Mart 2017