İlklerin Kadını Rufeyde bint Sa’d

İlklerin Kadını Rufeyde bint Sa’d

Ashâb-ı Kirâm nesli, feda etmenin ne demek olduğunun müthiş derecede farkında olan bir nesildi ve bu yolda bir şey feda edilmesi gerektiğinde gözleri hemen varlıkları arasında en kaliteli olana dönüveriyordu. Medine’ye hicretten sonra herkes bir şeylerini feda ederken Ümmü Süleym “Neyimi feda edebilirim?” diye düşündü. Gözü biricik yavrusuna döndü ve en kıymetli olan yavrusunu Resûlullah’a götürürken bile içinde “Ya benim adağım kabul olmazsa?” endişesini taşıyordu. Ah! Mahcubiyet. 

Hz. Ebû Bekir her defasında malının tamamını veriyor ve bu yarışta kimse ona yetişemiyordu. Kimileri zamanlarını, kimileri mallarını, kimileri evlatlarını feda ediyordu. Kimileri yetenekleri neyse onun tamamını Allah için kullanıyordu. Bunların bütününü birleştirdiğimizde, kadın erkek demeden her biri aslında hayatlarının tamamını veriyorlardı. “Zaten bize bu hayatı veren Rabbimiz.” diyorlardı. “Ölüm insanın başına bir defa gelecek ve önünde sonunda kesinlikle gelecekken Allah’tan başkası adına gelmesin.” diyorlardı.

O günün adını asr-ı saâdet yapan, içlerindeki ümmet ve kardeşlik bilinciydi. Herkes istihdam alanı neresi ise o alanı İslâm’ın sınırlarına göre düzenliyordu. Tüccar olan ticaretini, şair olan şiirini, dil bilen dilini, zeki olan zekâsını, âlim olan ilmini Allah yolunda harcıyordu. Allah yolunda harcamayı harcamaların en güzeli görüyorlardı. 

Bugün bu alanlardan bir tanesi olan hemşireliği ve bu ilmin başındaki ismi, İslâm’ın ilk hemşiresi olan, ilmiyle cihad meydanlarında İslâm sancağının bir ucundan tutmak için müthiş bir çaba sarf eden, ilklerin kadını, hayırda çığır açmış hanım sahâbî Rufeyde bint Sa’d’dır.

Rufeyde bint Sa’d el-Eslemi, Yesrib’de doğmuş ve orada yaşamıştır. İslâm’dan önce puta tapanlardan biriyken, Medine’ye hicretten önce Mus’ab b. Umeyr vasıtasıyla İslâm ile şereflenenlerden olmuştur. Onun İslâmiyet ile tanışması ise şu şekildedir:

Rufeyde’nin eşi Abdullât geçimini hurma satarak sağlayan birisi idi. Hurma satmak için Mekke’ye gittiğinde Mekke halkının sokaklarda, pazarda yeni bir din ve yeni bir peygamberden bahsettiklerini gördü. Ortaya çıkan bu yeni din Abdullât’ın çok ilgisini çekti. Geri döndüğünde bu yeni dinden eşi Rufeyde’ye de bahsetti ve o sırada Medine’de öğretmen olan Mus’ab b. Umeyr’in yanına gittiler. Mus’ab önce onlara selamlaşmayı öğretti sonra İslâm’ın güzelliklerini anlatmaya başladı. Rufeyde bu konuşmaları dinledikten sonra ona kendi meslekî alanı olan sağlıkla ilgili sorular sordu:

- İslâm’da bizim tıp ve tedaviyle uğraşmamız uygun mudur?

Mus’ab:

-Bu en yüce, en soylu, insanlara en faydalı meslek ve görevdir. İslâm bu soylu ve şerefli mesleği hurafelerden ve batıl olan şeylerden arındırmak için gelmiştir.

Rufeyde bu cevaptan çok etkilendi. Kim bilir belki de bu cevaptan tatmin olmasının sebebi hekim olan babasının putlarla dolu evinde fal okları ile insanları tedavi etme çabasının ona hiç mantıklı gelmiyor oluşuydu. Zaten İslâm’a girdikten sonra evlerini putlardan arındırmak suretiyle insanlara bu putların yaralarına şifa olmayacağını anlatmaya başladığı da rivayetler arasındadır. 

Abdullât kalbini kelime-i şehâdetle putlardan arındırdıktan sonra “Lât’ın kulu” anlamına gelen “Abdullât” ismi yerine “Allah’ın kulu” anlamına gelen “Abdullah” ismini aldı. Daha sonra bir müşrik tarafından şehit edildi. İslâm Medine’de güçlenince Rufeyde kendisini baba mesleği olan sağlıkçılığa adadı. Barış zamanında hasta olan Müslümanları tedavi etmekle uğraşıyor, savaş zamanlarında orduyla beraber cihat meydanlarında mesleğini Allah yolunda îfâ ediyordu.

Mescid-i Nebevî’nin içinde Rufeyde’nin bir çadırı vardı ve Medine’de bulundukları barış zamanlarında hastaları burada tedavi ediyordu. Efendimiz’in (sas) ashâbından birine bir şey olduğunda, “İlk tedavisini yapması için onu Rufeyde’nin çadırına taşıyın. Ben de onu yakından sık sık ziyaret edebileyim.” diyordu.

Savaş zamanlarında ise İslâm ordusuyla beraber o da yollara revan oluyordu. Hayber’de Medine’den çıkıp 180 km yol kat edenlerin arasında Rufeyde de vardı. Bu savaşta ordu harekete hazırlanırken, Rufeyde kalabalık bir hanım sahâbî topluluğuna ilk yardım ve tedavi teknikleri hakkında talim yaptırdı. Böylece savaş anında yaralılar geldiği zaman yarası hafif olanlarla bu sahâbî hanımlar ilgilenecekti, yaralıların durumlarına göre bir sıralama yapılacak ve o sırada büyük bir kargaşanın çıkması engellenecekti. Bu yöntem günümüz hastanelerinde kullanılan triaj yöntemi ile hemen hemen aynıdır. Tıp, triajı “Hasta ve yaralıların yaşamlarını tehdit eden, yaralanmalarına ve beklenen yarara göre sıralanmasıdır.” şeklinde tanımlar. Tıp bu yöntemin ilk defa 1800’lü yıllarda Napolyon savaşlarında kullanılıp I. Dünya Savaşı sırasında daha da geliştirildiğini söylese de biz bu yöntemin 628 yılında Hayber Savaşı’nda İslâm’ın ilk hemşiresi olan Rufeyde bint Sa’d tarafından kullanıldığını tespit etmiş bulunmaktayız. 

Rufeyde bint Sa’d’a İslâm’ın ilk hemşiresi dememiz onu kendisinden sonra gelen bütün Müslüman tıpçıların hocası yapar. Bir isim için bu işin ilkidir demek kendisinden sonra gelen bütün isimlerin referans kodunu belirlemektir aslında. Onun yaptığı işi ondan önce yapmış olanlar mutlaka vardır. Fakat bu işin İslâmcasını ilk yapan o’dur. Hatta işi biraz ileriye taşıyarak modern tıp dünyasının da bilinen ilk hemşiresinin Rufeyde olduğunu iddia ediyoruz. Neden mi?

Çünkü günümüz tıp âlemi ilk hemşire olarak “Florance Nightingale” adında bir İngiliz sosyal reformcudan bahseder. Bu hemşire, eğitimini Kırım Savaşı sırasında almıştır. Kırım Savaşı ise 1853-1856 yılları arasında gerçekleşmiştir ve tekrar dönüp kendi tarihimize baktığımızda Rufeyde’nin bu mesleği 600’lü yıllarda Uhud, Hendek, Hayber ve diğer savaşlarda yaptığını görüyoruz ve böylece iddiamızı ispat etmiş oluyoruz. 

Rufeyde’nin ilkleri anlatmakla bitmiyor. Hendek Savaşı’nda kabileler Medine’yi kuşattıklarında Rufeyde çadırını savaş alanının yakınına kurdurttu. Böylece Rufeyde, bütün insanlık tarihinde, eğitim görmüş hemşirelerin idare ettiği seyyar sahra hastanesini kuran ilk kişi oldu. Bu hastane “Rufeyde’nin Çadırı” ismiyle şöhret bulmuştu.

O mesleğiyle cihat eden bir mücahideydi. Şüphesiz her savaşta canlarıyla çarpışanlarla aynı sevaba nail oluyordu. Hayber’den sonra Resûlullah (sas) Rufeyde’ye ganimetten kılıcı ve atıyla dövüşen savaş erine verdiği kadar pay ayırmıştı ve bu savaştan sonra ona ve yardımcıları olan sahâbî hanımlara birer şeref gerdanlığı hediye etmiş ve bu gerdanlıkları mübarek elleriyle onların boyunlarına takmıştı.

Rufeyde’nin cihadı, ilk yardım ve tedavi ile kalmamıştır. Onun geniş sosyal faaliyetleri de vardır. İbn Kesîr, bize bunları şöyle özetlemektedir:

“O kendisini gerek fakir gerek yetim gerek çalışamayacak durumda olan bütün yardıma muhtaç insanlara hizmete adamıştı. Aynı zamanda Müslümanların yetim kalan çocuklarının bakım ve gözetimiyle de uğraşıyordu.”

Rufeyde diğer bütün sahâbîler gibi hayırlarda yarışıyor, bununla kalmayıp hayırlarda yeni çığırlarda açıyor, amel defterine sadaka-i câriyeler yazdırıyordu. 

Çok net bir biçimde söylüyoruz ki ilk hemşireliği İngilizlere atfedenler büyük bir yanılgı içindedirler. İlk hemşire Rufeyde bint Sa’d’dır. İlk yardım sisteminin ilk defa Napolyon savaşlarında kullanıldığını zannedenler büyük bir yanılgı içindedir. İlk yardım sistemi, ilk defa Hayber’de Rufeyde bint Sa’d ve onun yardımcıları olan sahâbî hanımlar tarafından kullanılmıştır. Gururla, göğsümüz kabara kabara söylüyoruz ki ilk seyyar sahra hastanesi de bizim muhteşem medeniyet tarihimizde kurulmuştur. 

Biz Müslümanlar olarak kendi tarihimizi araştırıp tanımadıkça dünyada hiç kimse bunun için çabalamayacaktır. Biz kendi atalarımızdan gururla söz etmedikçe bizim atalarımızı yermek için duran müsteşrikler bu kapıyı boş bırakmayacaktır. Bugün bütün Müslüman hemşireler Efendimiz’in (sas) Rufeyde’ye taktığı gerdanlığın ağırlığını boyunlarında hissederek böyle bir başhemşirenin yolunda gidiyor olmanın bilinciyle hareket etmeli, bu güzelliğe diğerlerinden daha yakın olmanın haklı gururu ile övünmelidirler ve bugün bütün meslek sahipleri de Rufeyde’nin kendi alanındaki cihadından ilhamla “Ben İslam sancağının bir ucundan tutmak için kendi alanımda nasıl faaliyet gösterebilirim?” diye bir derdi içlerinde hissetmeliler. Rabbim her birimize onların açtığı güzel çığırlarda, hayırda yarışanlar olmayı ve nasıl çığır açılacağını onlardan öğrenip, bu yolda önderler olmayı nasip etsin. 

Rümeysa Döğer

Kaynakça

1. Dr. Abdurrahman Re’fet el-Başa, Halid Muhammed Halid, Abdülaziz eş-Şennâvi, Sahâbe Hayatından Tablolar, Çeviri: Prof. Dr. Taceddin Uzun, Kervan Yayınları, İstanbul, 2018. 

2. İbn Hişam, Siret-i İbn Hişam, Çeviri: Doç. Dr. Abdülvehhab Öztürk, Kahraman Yayınları, İstanbul, 2014.

3. İbn Sa’d, Kitâbü’t-Tabakâtü’l-Kebîr, Çeviri Editörü: Adnan Demircan, Siyer Yayınları, İstanbul, 2015.

4. İbnü’l Esîr, İslâm Tarihi el-Kâmil fi’t-Târih Tercümesi, Çeviri: Abdullah Köse, Bahar Yayınları, İstanbul, 1989.

5. Yıldız, Hakkı Dursun, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1986.

Sayı 15

Temmuz - Ağustos - Eylül 2020

Sayı 14

Nisan - Mayıs - Haziran 2020

Sayı 13

Ocak - Şubat - Mart 2020

Sayı 12

Ekim Kasım Aralık 2019

Sayı 11

Temmuz Ağustos Eylül 2019

Sayı 10

Nisan Mayıs Haziran 2019

Sayı 9

Ocak Şubat Mart 2019

Sayı 8

Ekim Kasım Aralık 2018

Sayı 7

Temmuz Ağustos Eylül 2018

Sayı 6

Nisan Mayıs Haziran 2018

Sayı 5

Ocak Şubat Mart 2018

Sayı 4

Ekim Kasım Aralık 2017

Sayı 3

Temmuz Ağustos Eylül 2017

Sayı 2

Nisan Mayıs Haziran 2017

Sayı 1

Ocak Şubat Mart 2017