Necrân Hristiyanları

Necrân Hristiyanları

Necrân Hristiyanları özelinde Müslümanlar üzerinden kurgulanacak öteki meselesi, o günün şartlarında yapılacak bir değerlendirmeyle yetinileceğinden tanımlamalar eksik kalacaktır. Konunun daha reel tarifinin yapılabilmesi için meseleyi en başa, evrenin ve insanlığın yaratılışına kadar götürmek ve hadiseye geniş açılardan bakmak gerekir. Allah Teâlâ’nın melekleri yarattığında şeytanı, dünyayı yarattığında diğer gezegenleri, denizi yarattığında karayı, Âdem’i yarattığında Havva’yı, Habil’i yarattığında Kabil’i yaratmasıyla farklılaşma süreci de başlamış oldu. Eşyanın tabiatına yüklenen bu misyon gayesiz değildi. Farklılıkları veya zıtlıkları bir araya getiren ilâhî irade, insanlara çokluk içerisinde “bir olanı” bulmalarını ve uyum içerisinde yaşamalarını emretmekteydi. Bu esas ilk insandan itibaren “İslâm Şeriatı” adı altında peygamberler vasıtasıyla insanlığa hatırlatılmıştır. Farklılıkları tevhit şemsiyesi altında birleştirme ve bir olana yönelme vazifesini peygamberlerine öncelikli görev sahası olarak belirlemiştir. Fakat ihtiras, hırs, kibir ve gurur duygularıyla evreni kendi anlayışına göre dizayn etme niyetiyle hareket eden insanlar, arzu edilen uyum yasalarını çiğneyerek ötekileştirme sürecine yönelmişlerdir. Önce kendini diğerinden farklı kılan bir inanç sistemi belirleyip, onun üzerinden yaşadıkları ortamda kendi değer yargılarını oluşturmaya başlamışlardır. Gelinen nihaî noktada “bizimki” ve “öteki” kavramlarıyla insanları kategorize etmişlerdir.

İnanç boyutunda savrulma, parçalanma ve merkezden uzaklaşmanın zirvede olduğu bir dönemde tüm insanlığa son uyarıcı olarak gönderilen Hz. Muhammed (sas), insanları bir araya getirecek ilâhî bildirileri Hirâ’dan Mekke’ye, Mekke’den Medine’ye, oradan Arap Yarımadası’nın farklı bölgelerine ve daha ötelere taşımaya çalışmıştı. Hayatının büyük bölümünü geçirdiği Mekke toplumuyla işe başladığından karşısına çıkan ilk topluluk müşrikler oldu. Hanîf inançtan saparak putlara yönelen Mekke müşrikleri yaptıkları eylemin doğru, kendileri dışındaki bir inanç sisteminin hatalı olduğunu düşünmelerinden dolayı kendilerine hatırlatılan ilâhî kurallara şaşırarak ilk reaksiyonlarını gösterdiler. Toplumsal düzeni ve ilâhî dini bozma suçunu üzerlerine almadan kendilerine gelen elçi üzerinden birtakım hesaplaşmalar yapmak istediler. Hz. Muhammed’i (sas) büyücü, falcı, kâhin ve şair benzetmeleriyle uç noktada göstermeye ve ötekileştirmeye karar verdiler. Müşriklerin bu hatalı davranışlarını doğruya sevk etmekten yorulmayan, usanmayan ve hayıflanmayan Hz. Peygamber (sas), Mekke dönemini adeta bu işe ayırdı. Medine’ye hicretle birlikte Medine’deki toplulukların hayatına bir yeni “ötekiler” girmiş oldu. Yahudîler ve münafıklar kurmuş oldukları düzene muhalif olabileceği endişesiyle kimi zaman gizli kimi zaman da açık düşmanlık beslediler.

Müşriklerin gösterdiği reaksiyon Hudeybiye Antlaşması’yla bir nebze düşürüldüğünde, Hz. Peygamber (sas) 6/628 yılına müteakip Hristiyan ve Mecûsî devlet başkanlarına mektuplar yazarak birlikte olma mesajlarını iletti. Üst düzey yöneticilerin kendi arzularıyla bu daveti geri çevireceklerini de düşünerek, daveti kabul etmemeleri halinde tebaalarıyla aradan çekilmelerini de teklif etti. Farklı dinlerdeki yöneticilere yapılan bu ikazları fırsat buldukça devam ettirdi ve Mekke’nin fethinden sonra Arap Yarımadası’nda güçlü müntesipleri bulunan ve ruhaniyetine inanılan kiliseleriyle yılın belirli zamanlarında ziyaretçi kabul eden Necrân Hristiyanlarına da 9/631 yılında bir mektup yolladı.

Arabistan’da bulunan Hristiyanların diğerlerinden ayrılan hususiyetleri vardı. Hristiyan Roma İmparatorluğu’nun baskıcı politikaları neticesinde dinde uç nokta kabul edilip ötekileştirilen din adamları, Kostantiniye’de yaşama imkânı bulamadıklarından Arap Yarımadası’nın farklı noktalarına iltica etmek durumunda kalmışlardı. Yaşadıkları bölgelerde ötekileştirilen monofozitler Arabistan’a geldiklerinde münzevi bir hayatı tercih etseler de halktan uzaklaşmayarak etkileşim içerisinde olmuş ve çabaları sonuç verdiğinden birçok taraftar bulmuşlardı. Çadır rahipleri olarak da anılan din adamlarının başarılı olduğu yerlerden birisi de Belhâris ve Mezhic kabilelerinin yoğunlukta olduğu Necrân şehriydi. Hristiyanlığın hızla şehre yayılmasıyla daha önce putlar için yapılan mabet kiliseye dönüştürerek yeni bir hac mekânı tayin edildi. Hristiyanlığın bu kadar ihtişamını kıskanan Himyer Kralı Zûnüvâs buradaki insanları öteki kabul ederek, henüz yeni mensup olduğu Yahudiliği kabule zorladı. Zorla dikta etmeye çalıştığı inancı kabul etmeyen insanları “Uhdud” adı verilen ateş çukurlarına atarak dinî muhalefeti ortadan kaldırmaya çalıştı. Bir katliam örneği olarak tarihe geçen bu hadise, Necrân’ın inanç boyutunda yaşadığı elim vaka olarak zihinlerde kaldı.

Hz. Peygamber’in (sas) mektubundan yaklaşık bir asır önce acı bir tecrübe yaşayan Necrân Hristiyanları, Medine merkezli kurulan İslâm devletinin dinî liderinden aldıkları mektubu ciddi bir kaygıyla karşıladılar. Zira geçmişteki elim vakanın bir benzerini de yaşamaktan korkmuş olacaklar ki mektup kendilerine erişir erişmez on dördü ileri gelen din adamlarından oluşan altmış kişilik bir heyeti acilen Medine’ye yolladılar. Onlara göre mektubun içerisindeki davet bizatihi sahibine iletilmeli, Zûnüvâs tecrübesinde olduğu gibi horlanmadan, hırpalanmadan ve katliama uğramadan çözülmeliydi.

Hz. Peygamber’in (sas) mektubu Hristiyanlarda ciddi bir kaygı uyandırmıştı. Çünkü mektubun başında Hristiyanları “Allah’ın yarattıklarına tapmak”la itham ediyor ve onları bu ötekileşmeden kurtularak bir olana davet ediyordu. Şayet bunu kabul etmezlerse bir arada yaşamak için cizye vermelerini aksi halde savaşın kapıya dayandığını belirtiyordu. Birbiri ardına sıralanan bu uyarılar diğerini yok etmeye değil, ilâhî nizam altında bir arada yaşamaya yönelik çabalardı.

İkindi vakti Medine’ye gelen heyet, namazlarını yeni kılan Müslümanlarla karşılaştıktan sonra doğuya yönelerek kendi inançları doğrultusunda ibadete yöneldiklerinde ashâb engel olmak istese de Hz. Peygamber (sas) buna izin verdi. Nitekim İslâm hoşgörü merkezli bir dindi. İbadetleri bittiğinde Nebî (sas) ile konuşmanın vakti gelmişti. Söze ilk başlayan Hz. Peygamber (sas) heyeti ve onların temsil ettikleri kimseleri İslâm’a davet etti. Kendilerinin yoldan sapmadıklarını ve ilâhî iradenin emrettiği çizgide olduklarını iddia eden Hristiyanlar doğru yolda olduklarını deklare ettiklerinde “domuz eti yemek, haça tapmak ve Îsâ tanrının oğludur” demekle yoldan çıktıkları hatırlatıldı. Mensup oldukları dinin peygamberini uç noktalara taşıdıklarını kabul etmeyen ve bunun üzerine hükümler bina eden Hristiyanlar bu konuda çok ısrarcı olduklarından Hz. Îsâ’nın zürriyetine yoğunlaştılar. Onun bir oğul olmaması halinde babasının kim olduğunu açıklanmasını talep ettiler. Geçmişte yaşanan olaylar hakkında peygamberine bilgiler sunan ilâhî irade bu sefer Hz. Îsâ’nın nesebini dedesinden başlayarak sıraladı ve onun diğer beşerlerden farklı olarak Hz. Meryem’e verilen bir müjde olduğunu dile getirdi. Olayları beşerî noktadan çözmeye niyetli olan Hristiyanlar Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’nın hilkatini unutarak hiçbir çocuğun babasız doğamayacağında ısrarcı oldular.

İlâhî bildiriyi kabullenmeyen Hristiyanlar, bu hareketleriyle Nebî’yi (sas) de yalancı konumuna itmiş oluyorlardı ki kapıldıkları girdapta daha fazla ileri gidilmemesi için Arap örfünde de bulunan mübâhele (karşılıklı lanetleşme) yöntemi gündeme geldi. İlk başlarda mübâheleye sıcak bakan Hristiyanlar sonrasında onun bir elçi olabileceği endişesine kapılarak geri adım atıp, cizye vermeyi kabul ettiler.

İslâm Peygamberi’nin birleştirici bir üslupla başlattığı süreç, arzu edilen birliğin tam anlamıyla sağlanmasına imkân vermese de Hristiyanların ilahî gücün farkına varmalarıyla cizye vermek suretiyle bir arada yaşama tecrübesine dönüşmüştür. İnançlarından dolayı insanların ötekileştirilmediği, hatta Zûnüvâs’ın yaptığı gibi soykırıma uğratılmadığı ancak tercih edilen yolun bir sonucu olarak belli ilkeler üzerinden kararlaştırılan kurallar bağlamında bir sulh yolu tercih edilmiştir. Gelinen bu nokta Hristiyanların itidalli davranmaları ve yeni dine saygılı olmalarıyla yakından alakalıydı. Başkasının hakkına saygı duyulduğu, ötekisinin canına kast edilmediği ve insan hakkı ihlal edilmediği sürece bir arada yaşamak mümkündü. Lâkin bu hallerini uzun süre koruyamayan Necrânlılar Hz. Ömer döneminde sürgüne tabi tutulmuşlar ve önemli bir kesimi başka yerlere gitmişlerdir. Geride ise az ama dinlerini yaşamakta samimi davranan kesim kalmıştır.

 

Dr. Öğr. Üyesi Hakan Temir

Sayı 15

Temmuz - Ağustos - Eylül 2020

Sayı 14

Nisan - Mayıs - Haziran 2020

Sayı 13

Ocak - Şubat - Mart 2020

Sayı 12

Ekim Kasım Aralık 2019

Sayı 11

Temmuz Ağustos Eylül 2019

Sayı 10

Nisan Mayıs Haziran 2019

Sayı 9

Ocak Şubat Mart 2019

Sayı 8

Ekim Kasım Aralık 2018

Sayı 7

Temmuz Ağustos Eylül 2018

Sayı 6

Nisan Mayıs Haziran 2018

Sayı 5

Ocak Şubat Mart 2018

Sayı 4

Ekim Kasım Aralık 2017

Sayı 3

Temmuz Ağustos Eylül 2017

Sayı 2

Nisan Mayıs Haziran 2017

Sayı 1

Ocak Şubat Mart 2017