Şükür ki ‘öteki’den ‘öteki’ne fark var!

Şükür ki ‘öteki’den ‘öteki’ne fark var!

İnsan, baktığı yere ve durduğu yere aittir. Açıkçası hangisi insana daha çok sahiptir, emin değilim. Esasında durduğunuz yer baktığınızı, baktığınız yer de duruşunuzu belirler. Bir çıkmaz değil, insan sayısınca yola yol açan yolluktur bu durum.

İnsan, durduğu müddetçe ilerler. İlerleyenlerin en önemli özelliği duraklarıdır. Durmayanın ilerlemesinden söz edilemez. Aslına bakarsanız gitmek de durmanın biraz hararetli hâlidir. Bir çaresizlik değil, insan sayısınca çareye yol açan yolluk, bolluktur.

İnsanı tanımlamanın, tanımanın, tanıtmanın, damıtmanın, ayırmanın, duyurmanın ve insana sarılmanın, darılmanın veya insana çağrılmanın yegâne şartı budur. İnsan, sadece kendi olarak kalamaz. Yaşayamaz. Yaşanamaz. Yaşlanamaz. Tanımlanamaz. İnsan, bütün bunlara muhtaçtır. Çünkü kendine açtır.

İnsanın kendini tanıma yolculuğunda ihtiyacı olan şeylerden biri işte bu ‘karşı’dır. Modern sözlüklerin temelsiz tarifindeki ‘öteki’ değil, eşyanın zıddı ile kaim olduğu hakikatinin bilinciyle tanımlanan kamustaki öteki...

Modern zamanın taşıyıcı araçlarından olan sinema, ötekinin oluşturulması, buna dair gerçekliğin tanımlanması, dönüştürülmesi ya da sıfırdan kurulması noktasında derin izler bırakan etkiye sahiptir. Teknolojinin omuzlarında büyüyen sinemanın kitleleri etkileme ve kamuoyu oluşturma konusundaki başarısı, öteki denen olgunun kime göre tarif edilmesi gerektiğini de belirler.

Kendi gibi olmayanın, kendi gibi olandan farkını vurgulamasının ötesinde anlam ifade eden kontrastı oluşturan tanımlama ile küresel algı oluşturulur. Kimin sıfatının neye tekabül ettiğini belirlemek, tüketim alışkanlıklarını da yönlendirmek manasına gelir. Zira sistem, belirli aralıklarla yeni tüketici modellerine ihtiyaç duyar. Bunun için ayrıştırmak, tüketici çeşitliliğini arttırmak ve yeni alanlar sayesinde ‘diğer’ ya da ‘öteki’nin sınırlarında manipülasyonu devam ettirmek gerekir.

“Sinema eğlence aracıdır” demek, tam da buna hizmet eder. Çünkü modern zamanda eğlenmek, tüketmenin temelidir. Yeni kent modelinde sabahtan akşama amansız koşturmacanın içerisinde, sistemin çarkları arasında ayakta kalmak için kapasitesini zorlayan ve yıpranan insanoğlunun arta kalan zamanlarda eğlenmesi gerekir. Ve bu eğlence tercihlerinde kimse kendi hâline bırakılamaz. Benim neye güleceğimi, senin neye hüzünleneceğini, onun kimi destekleyeceğini, diğerlerinin nasıl korkacaklarını ve hepimizin ne tür aksiyondan keyif alacağını belirleme vazifesi sistemin en güçlü silahı olan sinemaya aittir. Nasıl giyineceğiniz de kimden nefret edeceğiniz de belirlenmelidir. Yani öteki, kendine de bize de bırakılamayacak kadar kıymetlidir.

Eşyanın zıddı ile kaim olmasının temelinde yatan ontolojik belirtinin kıyısından geçemeyecek olan bu zıtlaştırma, dostu ve düşmanı kimlikleştirdikten sonra hedefe oturtma şeklinde vuku bulur. Mesela son yıllarda (ve bundan sonraki 10 yıl boyunca) öteki deyince aklımıza LGBT gelmek zorunda. Aksi düşünülemez, teklif dahi edilemez! Bütün inanç sistemlerinde sapkınlık olarak görülen bu yaklaşımın normalleştirilmesi, bu yolla yeni tüketim alanlarının oluşturulması ve tüketici insanoğlunun tanımlarında yeni hareketler çerçevelendirilmesi gerekir. Bunun için Oscar’da yarışacak filmlerde LGBT unsuru, film ekiplerinde LGBT üyeleri aranır. Dünya festivallerinde de benzer durum söz konusudur. Ticari sinema ürünleri de bağımsız yapımlar da bu vurgu ile yeni öteki tanımını belirler. Yakın zamana kadar siyahîlerin öteki ilan edilmesi de benzer bir örnektir. Irkçılığın merkezi olan Batı’da siyah adam evrimin alt tabakası kabul edilirken, aynı merkezde ‘beyaz adam’ kötülenir. Siyah ile beyaz arasında fark mı var? Elbette hayır! Ancak beyaz adamın bunu kabul etmek zorunda kalması sonrası, sanki ırkçılığı asırlardır kendi yapmamış gibi dünyanın bütün ötekileri töhmet altında bırakılır. Siyah adama reva görülenler alçaklıktır. Siyah adamın ötekileştirilmesi de... Ve sonrasında siyah adamın, yeni öteki kontenjanından ayrıcalıklı sayılmak zorunda kalınması da...

Doğum yeri Batı olan sinemanın, ötekinin oluşturulması noktasında hem sebep hem de sonucun meydanı olması meselenin ironik manzarasını oluşturur. Başka bir örnek de Yahudilerdir... Tarih boyunca Yahudilere zulmeden, katleden, öteki konumuna düşüren Batı’dır. İspanya’daki zulümden kaçarak Osmanlı’ya sığınan Yahudileri kaçıran güç de İkinci Dünya Savaşı’nda holokost mesabesinde katliama başvuran da Batılı’dır. Oysa filmlere bakacak olursanız, Yahudilere onca kötülüğü yapan Doğu toplumlarıdır. Batılılar arasındaki ‘bazı’ uygulamalar üzüntü vermekle beraber, günümüz dünyasında Yahudileri ötekileştiren ve siyonist işgal yönetimi İsrail’in mezalimini masum hâle getiren de Müslümanlardır! Üstelik Müslüman demeye gerek de yoktur, zira onlar teröristtir!

Kadın olgusu için de benzer bir manzara söz konusudur. Yani yakın tarihe kadar kadını hor gören, toplumsal hayatta yer vermeyen, oy hakkı bile bulundurmayan Batı değilmiş gibi Doğu toplumlarındaki olumsuz örneklerin çarpık modern yorumlarla genellenmesi sonrasında bütün suçlarından beraat etme yetisi de bizzat Batılı’ya aittir.

Örnekler çoğaltılabilir. Sinema tarihi incelendiğinde kritik eşiklerde bu hususlar dikkat çeker. Peki, bütün bu manzara içerisinde Hollywood’un temsil ettiği modern yorumlara karşı ‘diğerleri’ ne yaptı? Fiiliyatta öteki olduğu hâlde, ötekileştirilmekle itham edilip mahkûm olmasına karşın, dünyanın ötekileri ne yaptı?

Sürekli savunma hâlinde olan Doğulu’nun kaderi, rakibinin hücum organizasyonlarını kendi sahasında kabul ederek ‘yenildik ama ezilmedik’ seviyesinde az farklı mağlubiyetlerle teselli bulmakla, 35’inden sonra transfer edilen ve esas performansının yarısını bile göstermediği hâlde el üstünde tutularak övgüye boğulan futbolcunun takım arkadaşının hayran bakışlarındaki ‘ezik tutsaklık’ arasında gidip gelmek mi olmalı?

Kendisinin ötekileştirilmesine ses çıkarmayan ‘bizim sinemacı’, emanetin ehlinde bulunması gerektiği düsturuna riayet etmediği hâlde geceleri yastığa başını nasıl rahat koyabilir? Batı’yı ve Batılı’yı eleştirmek güzel, hep beraber en sert şekilde itham edelim. Peki, eşyanın zıddıyla kaim olması gerektiği düsturumuz nerede kaldı? Batılı’nın ötekisi kim? Kim olmalı? Nasıl olmalı? Ne yapmalı?

Yapılması gerekeni ifade edebilmek için başa dönelim...

İnsan, baktığı yere ve durduğu yere aittir. İnsan, durduğu müddetçe ilerler. Başkalarının, size nerede duracağınızı söylemesine müsaade etmemelisiniz. Durmak da iradenizle olmalı, yol almak da... Öteki, sizden kaynaklanmalı. Kaynağı size ait olmayan hiçbir şey hakkında söz hakkınız olamaz. Bilmediğiniz şeye itiraz edemeyeceğiniz gibi kendinizde aramadığınız ‘öteki’ hakkında fiiliyata da geçemezsiniz. Hâl böyle olunca da size dayatılan ötekiyi kabul etmek ve farkında olmadan ötekileştirmek durumunda kalırsınız. Ötekisini kendi belirleyemeyen kişi, ötekileştirilmiş ötelerin ötekisi olarak ötelenmek ve esas gündem maddeleri ile yaklaşım planlarını ötelemek durumunda kalır.

Sinemacının bu meseleler üzerine kafa yorması hayati derecede mühim. Çünkü sinema, ötelerin ötesinin ötekileştirilmemesi gerektiği düsturunun içselleştirilmesi ve geniş kitlelere soru işareti olarak sunulması noktasında en verimli araçlardan biri. Sinemanın araçsallaştırılmasındaki sakınca ancak böyle durumlarda verimli bir aşamaya gelebilir.

Sinema ile herhangi bir şekilde muhatap olan herkes bu manzaranın mesulüdür. İzleyici, üretici, satıcı ya da duyurucu... Sinemanın onlarca alt başlığından birinde yer tutan ve temelde her biri aynı kıymette olan kişi, sorumluluğunun farkında olarak savunma mekanizmasını oluşturmak ve geliştirmek zorundadır. Farkındalığın oluşturulması noktasındaki her çaba bu zaviyeden kıymetlidir. Kimsenin ama kimsenin katkısı küçümsenemez. Senarist, yönetmen, eleştirmen, izleyici ve diğerleri... Her birinin, sinemanın aydınlatma kapasitesine hizmeti mümkün. Hem aydınlanmak hem aydınlatmak... Sinemayı kıymetli kılan da bu... Aydınlanmaya çalışırken aydınlatma işlevine bürünebiliyorsunuz.

Yeniden başa dönecek olursak...

İnsanı tanımlamanın, tanımanın, tanıtmanın, damıtmanın, ayırmanın, duyurmanın ve insana sarılmanın, darılmanın veya insana çağrılmanın yegâne şartı farkındalıktır. İnsan, sadece kendi olarak kalamaz. Yaşayamaz. Yaşanamaz. Yaşlanamaz. Tanımlanamaz. İnsan, bütün bunlara muhtaçtır. Çünkü kendine açtır. Eşyanın, zıddına ihtiyaç duyması gibi...

 

Abdülhamit Güler

Sayı 15

Temmuz - Ağustos - Eylül 2020

Sayı 14

Nisan - Mayıs - Haziran 2020

Sayı 13

Ocak - Şubat - Mart 2020

Sayı 12

Ekim Kasım Aralık 2019

Sayı 11

Temmuz Ağustos Eylül 2019

Sayı 10

Nisan Mayıs Haziran 2019

Sayı 9

Ocak Şubat Mart 2019

Sayı 8

Ekim Kasım Aralık 2018

Sayı 7

Temmuz Ağustos Eylül 2018

Sayı 6

Nisan Mayıs Haziran 2018

Sayı 5

Ocak Şubat Mart 2018

Sayı 4

Ekim Kasım Aralık 2017

Sayı 3

Temmuz Ağustos Eylül 2017

Sayı 2

Nisan Mayıs Haziran 2017

Sayı 1

Ocak Şubat Mart 2017