Üstünlüğümüz Tam Olarak Nerede?

Üstünlüğümüz Tam Olarak Nerede?

            Ötekileştirmenin temelinde yatan iyi-kötü, kadın-erkek, Türk-Kürt, bizden-bizden değil gibi ayırmalar bizim bir hadisin ışığı altında meseleyi incelememizi sağlıyor. “Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi yahut Hristiyan veya Mecûsî yapar…”[1] Anlıyoruz ki yaratılışın saf hâli üzere iken her türlü yönlendirmeye de açığız. Küçükken iyiyi ve kötüyü benliğimiz tam olarak  zayıf olduğu için tam ayıramadığımızdan ailesel ve çevresel yönlendirmelerle iyi ve kötü kavramları zihnimizde anlam buluyor. Toplumların insanları “iyi biz” ve “kötü onlar” olarak bölmeleri dolayısıyla yapılan ayrımcılık, ötekileştirme ve düşmanlık insanlık tarihinde hep olagelen bir durumdur. Hatta insanlık tarihinin başlangıcı olan Hz. Âdem’in yaratılışında şeytan, Hz. Âdem’in çamurdan kendisinin ateşten yaratıldığını[2] söyleyerek kibirlenmiş, ötekileştirmiş ve zalimlerden olmuştur.

            O zaman ötekileştirmenin her türlü boyutu olsa da Müslüman birey etrafında 3 başlık altında inceleyebiliyoruz:

  1. Müslüman-Kafir Ötekileştirmesi

            Dinimiz bizlere şeytana uymamayı emrederken aynı zamanda Bakara Sûresi’ndeki “Dinde zorlama yoktur.”[3] âyetiyle yaptığımızın doğru olduğunu kesin olarak bilsek bile bunu başkasına dayatma gibi bir durumun olmaması gerektiğini gösteriyor. Elmalılı bu âyetin manasının aslını “Zorlama, dinde yoktur.” şeklinde açıklayarak aslında sadece dine girme konusunda değil zorlama cinsinden hiçbir şey İslâm dininde yoktur, demek istemiştir. Böylece dinin konusu zorlamak değil bilakis zorlamayı ortadan kaldırmaktır. Aynı zamanda Allah, öbür dinlerin ve insanların kutsallarına, insanlık değerlerine saygı duymamızı ve ötekileştirmememizi de emreder. “Onların, Allah’ı bırakıp taptıklarına sövmeyin ki, onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah’a sövmesinler.”[4] Bununla beraber müşrikler Peygamber Efendimiz’in (sas) kutlu davetine asla icabet etmeyecek on isim saymıştır ve on isim de iman etmiştir. Peygamberimiz’in (sas) iman etmeyenleri ötekileştirmemesine, onların hidayeti için çabalamasına ve en önemlisi onları geçmişleriyle yargılamamasına başta İkrime b. Cehil olmak üzere birçok sahâbî üzerinden şahit oluyoruz.

            Küresel güçlerin, sayıları iki milyar civarı olan Müslümanlardan veya halkı Müslüman olan devletlerden değil de İslâm’dan korktuğu aşikardır. Çünkü İslâm muhteşem bir insan değiştirme ve dönüştürme gücüne sahiptir. Bunu peygamber döneminde de görüyoruz. Aynı o dönemdeki gibi hiçbir insandan ümit kesmemeli, nebevi siyaset çerçevesinde şahsi çıkarların değil İslâm’ın çıkarlarını gözeterek hak ile batılın mukaddes mücadelesini vermeliyiz.

  1. Müslüman-Münafık Ötekileştirmesi

 

            Kalplerinde iman bulunmadığı hâlde dil ile iman ettiklerini söyleyen münafıklar zümresi İslâm toplumunda sürekli tehlike arz etmişlerdir. Müminler arasına nifak ve ayrımcılık sokmak istedikleri hâlde Peygamberimiz’in (sas) onları en yakınında tutmasıyla onların dışlanmadığını görüyoruz. Onların isimleri Hz. Peygamber (sas) ve sırdaşı tarafından bilindiği hâlde isimleri ifşa edilmiyordu.

            Nifak ve münafıklık saâdet asrında bir mabed olarak inşa edilen “Mescid-i Dırar”da görünür hâle gelmiştir. Medine’de saygın bir güç ve otorite elde edince inkardan imana döndüklerini ilan etmişler, Resûl-i Ekrem (sas) bu kişilerin beyanlarını dikkate alarak onları Müslüman kabul etmiştir. Çıkar eksenli bir inanç izharında bulunan bu nifak sahipleri hakkında Yüce Rabbimiz, “Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır.”[5] buyurarak içinde bulundukları bulanık hâlini bizlere tasvir etmiştir.

            Bugün de İslâm toplumu büyük nifak hareketleri ve fitnelerle mücadele etmektedir. Bu yapılar İslâm toplumlarının yapısını bozmakta; dine, dinî anlayış ve düşünceye zarar vererek toplumda kaos oluşturmaktadırlar. Ülkemizde ve İslâm coğrafyasında yaşanan nifak ve fitne hareketlerinin, İslâm’ın mutedil ve sahih çizgisinden sapmış oldukları hâlde kendilerini Müslüman olarak isimlendiren kimseler eliyle gerçekleştiriliyor olması düşündürücüdür. Fitne küresel anlamda teröre dönüşebilmekte, nifak kıtalar dolaşmakta, insanların birbirine olan güvenini bitirmektedir. Herkesin kendi görüşüne ve düşüncesine yegâne hakikat gözüyle baktığı bir dünyada, ne karşılıklı görüş alışverişinden ne uyumdan ne de rahmeti tecelli ettirecek güçlü bir uzlaşıdan söz edilebilir.

 

  1. Müslüman-Müslüman Ötekileştirmesi

 

            Aynı yolun farklı şeritlerini oluşturduğumuz, dilimiz, rengimiz, memleketimiz farklı olsa da heyecanımızın, duygularımızın, kanımızın renginin aynı olduğu yeryüzündeki tüm Müslümanlar tek ümmettir. “Gerçekten bu, tek bir din topluluğu olarak sizin ümmetinizdir; ben de sizin Rabbinizim. Şu hâlde bana kulluk edin” (dedik).”[6] Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de aynı özden yaratılan kadın ve erkekler olarak farklı farklı toplumlara ayrılmamızın nedeni, birbirimizle tanışmak olarak açıklanır. Üstünlük ise Allah’ı layıkıyla bilme ve bunun gereğini yapma çabasına bağlanmıştır. O hâlde Müslüman toplumların birbirlerini tanıması gerekirken bunu çoğu zaman beceremediği ve bu beceriksizliğin ötekileştirmeyle sonuçlandığını görüyoruz. Ötekileştirme kendini beğenme ve karşıdakini aşağılık görmeye varır. Toplumlar birbirlerini tanırken sadece olumlu ve güzel yönleriyle değil, bir bütün olarak tanımalılar ki “biz”deki “kötü” ve “onlar”daki “iyi”yi görebilsinler.

            Farklılıkları, içimizdeki öteki diye adlandırmaya sebep olan şeylerin aslında birer güzellik olduğunu ve bizim 9 gördüğümüzü karşıdakinin 6 görebileceğini hep bilerek amansız bir eleştiri yapmamalı. Bunun Müslümanlara yakışmayan bir tavır olduğunu bilmeliyiz. Nasıl ki farklı dinleri bile ötekileştiremiyorsak Müslümanların ötekileştileştirilip bölünmesine de izin vermemeliyiz. Cemaat, vakıf, kuruluşlar daveti kendilerine değil İslâm’a yapınca birleşme sağlanacaktır. Mezhepçilikle kendi mezhebinin dünyayı kurtaracağını zannedenler hem mezhebini hem de diğer mezheplerin değerini karalamakta dışarıdan gelecek yıkımlara ortam hazırlamaktadır.  “Ey iman edenler! Siz kendi sorumluluklarınıza dikkat edin. Siz doğru gittiğiniz takdirde yanlış yola sapanlar size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır ve yapmakta olduğunuz her şeyi o zaman Allah size bildirecektir.”[7] âyeti gereğince sağlıklı bir toplumun fertleri görev bilincine sahip ve kendini düzeltmeye çalışan insanlardır.

            Peygamberler de nitekim kendine kavimlerinin öncüleridir ve baktığımızda peygamberini öldüren kavimlerin peygamberlerini, kendileri gibi beşer olacağını inanmak istemediklerinden, hakkı söylediğinden dolayı ötekileştirdiklerini görüyoruz. Bazıları ise fakir olduğundan ve kendi soyundan gelmediği için inkâr ediyor. Buna Yahudiler üzerinden şahit oluyoruz ve tarih boyu kendilerini üstün ırk kabul etmeleri, ellerindeki güce tapmaları sonucu nice felekatelere ve tahribatlara yol açtıklarını görüyoruz.

            En büyük sorunlardan biri de ötekileştirmişlerin ötekileştirmesidir. Fakirken ayrımcılığa maruz kalan biri berekete nail olunca infak etmeyi unutan, belirli bir makama ulaşınca kendinden vazifece alt seviyede olanı görmeyen ve insanlığı kana bulayan katliamcılara maruz kalıp aynısını bir başka topluma yapanlar… Nazilerin Yahudilerin kökünü kazımak istemesiyle Yahudilerin Filistinlilerin kökünü kazımak istemesi arasında fark yoktur. Yahudiler de bir zamanlar mazlumdu ama bugün gelinen durum Nazi romantizesini ortadan kaldırmaya yetiyor. Devlet başkanları değilde halkın bu acıları çekmesini ele alacak olursak da bugün onların torunları, çocukları Filistin halkıyla eğleniyor. Ötelileştiriyor ve kendini yüceltiyor.

            İslâm bayrağı altında birçok farklı milletten, dinden ve ırktan bulunan insanların yaşadığı dönemler olmuştur. Gerek peygamber döneminde ve gerek yakın tarihte. Refah seviyesini belirten bu turnusol ne kadar çok milleti aynı kara parçasında tutabilmişse o kadar has yönetim anlayışını kavrayabilmiş demektir. Çünkü orada ötekileştirme yoktur. Allah bizlere tek yürek bir ümmet olabilmeyi nasip etsin.

 

Merve Yıldızbaş        


[1] Buhârî, “Tefsîr”, 2.

[2] Hicr, 15/34.

[3] Bakara, 2/256.

[4] En‘âm, 6/108.

[5] Bakara, 2/10.

[6] Hucurât, 49/13.

[7] Mâide, 5/105.

Sayı 15

Temmuz - Ağustos - Eylül 2020

Sayı 14

Nisan - Mayıs - Haziran 2020

Sayı 13

Ocak - Şubat - Mart 2020

Sayı 12

Ekim Kasım Aralık 2019

Sayı 11

Temmuz Ağustos Eylül 2019

Sayı 10

Nisan Mayıs Haziran 2019

Sayı 9

Ocak Şubat Mart 2019

Sayı 8

Ekim Kasım Aralık 2018

Sayı 7

Temmuz Ağustos Eylül 2018

Sayı 6

Nisan Mayıs Haziran 2018

Sayı 5

Ocak Şubat Mart 2018

Sayı 4

Ekim Kasım Aralık 2017

Sayı 3

Temmuz Ağustos Eylül 2017

Sayı 2

Nisan Mayıs Haziran 2017

Sayı 1

Ocak Şubat Mart 2017