Vahdetin Önündeki En Büyük Engel: Ötekileştirme

Vahdetin Önündeki En Büyük Engel: Ötekileştirme

Ötekileştirme hastalığının İslâm dünyasında ortaya çıkışı, Peygamber Efendimiz’in (sas) vefatından sonraki zamana tekabül ediyor. Bu kronik hastalık, İslâm dünyasının en temel dinamiklerinden biri olan vahdeti sarsacak kadar tehlikeli. Bu hastalığı yakından tanıyabilmek için öncelikle öteki ve ötekileştirme kavramları üzerinde durmamız icap ediyor. Kavramsal çerçeveyi zihin dünyamıza yansıtalım ki bu hastalığı tanıyabilelim.

“Öteki” kavramının Türkçe’deki karşılığı “sözü edilen veya benzer iki nesneden önem ve konum bakımından uzakta olan”, “öbür, diğer” şeklinde verilmektedir. Aslında “öteki”, insanların ve toplulukların kendilerini tanımlayabilmek için kendinden olmayana yükledikleri bir sıfattır.

“Ötekileştirme”de ise diğeriyle mesafeyi büyütme çabası vardır. Taraflar ötekileştirdikleriyle aralarına bir set çekerler ve onun üzerinden varlıklarını güçlendirmeye çalışırlar.

Toplumdaki farklılıkların bir tehdit unsuru olarak görülmesiyle birlikte ötekileştirme süreci başlar. Ötekileştirme “ben” ve “biz” in dışındakilere olumsuz bir imaj çizilmesidir. İnsanlık tarihi boyunca öteki ya da diğeri anlayışı varlığını hep devam ettirmiştir. Ortak yaşam alanını paylaşıp ötekini, ötekileştirmemek ise tarafların birbirine saygı göstermesiyle mümkündür.

İslâm düşünce tasavvuru; kendisinin dışında var olanları ötekileştirmemiş, farklılıklar toplumun bir gerçeği kabul edilmiş ve yok sayılmamıştır. İslâm hukukunun geçerli olduğu toplumlarda İslâm dışındaki dinlere hukukî bir statü verilerek temel hak ve özgürlüklerini güvence altına almaya çalışmıştır. Bunun en iyi örneklerini İslâm’ın ilk dönemindeki Medine Sözleşmesi, Endülüs ve Osmanlı tecrübesinde net bir şekilde görebiliyoruz.

Böylece farklılık toplumun doğal bir parçası hâline gelmiştir. Bu yaklaşımın ardında da “öteki”ni “ötekileştirme”den, var olan gerçekliğin bir parçası olarak görme, onu yok saymama ve onunla bir arada yaşayabilme düşüncesini görüyoruz. Aslında insan kendisini öteki üzerinden tanımlar ve bir nevi kimliğini onun varlığıyla oluşturur. “Ben” ve “biz” in dışındaki her kimlik, topluluk, renk zenginlik unsurudur.

Öteki kavramının neleri kapsadığını konuşacak olursak, tanımlardan da anlaşılacağı üzere öteki tanımı bizim dışımızdakilere verilen bir tanımdır. Peki burada “biz” den kastımız nedir, hangi topluluktur? Biz derken kastettiğimiz Allah ve Rasûlü’ne (sas) iman etmiş ve bu inanç çerçevesinde kuvvetli bir bağ ile birbirine sımsıkı bağlanmış Müslüman topluluğudur. Biz derken Fatiha Sûresi’ndeki bizi kastediyoruz:

“(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.”

Bu noktada şu soru aklımıza geliyor: Müslümanın ötekisi olur mu? Müslümanı öteki konumuna getirmek, biz dediğimiz o güzide topluluktan çıkarmak değil midir? Ana ilkelerde, temel esaslarda birlik sağladığımız kişileri veya toplulukları öteki diye etiketleyerek biz sahasından uzaklaştırma gibi bir hakkımız var mıdır? İşin acı boyutu da şu: Her şahsın/grubun kendi dışındakileri çeşitli sebeplerden dolayı biz sahasının dışına itmesi ve herkesin farklı bir öteki algısının olması. Sapasağlam, yekvücut olması gereken “biz”in artık göreceli ötekilerden oluşan yansımalara dönüşmüş olması bizi düşündürmeli.

Numan b. Beşir der ki: “Hz. Peygamber (sas) Müslümanların birbirine bakışını ‘Birbirini sevmekte, birbirine acımakta ve birbirini görüp gözetmekte müminler, tek bir vücut gibidir. O vücudun bir organı rahatsız olunca öteki organların tamamı uykusuzluk ve derin bir rahatsızlık hisseder. Hasta olan organın ıstırabını daima paylaşırlar.” şeklinde ifade etmiştir.” (Buhârî, “Edeb” 27).

Biz ve onlar derken iman-küfür cephesini kastetmemiz gerekirdi. Ama biz derken kendi aidiyetimizi, taassubumuzu kastediyoruz; onlar derken de ötelediğimiz Müslüman kardeşlerimizi... Ötekileştirilen de başka grupları öteki konumunda görüyor.

Böylece kalplerdeki ötekileştirme dillere dökülüyor, fiillere yansıyor. Kişi, öteki statüsüne koyduğu Müslüman kardeşinden (!) en ufak bir güzellik bile esirgiyor. Kimi zaman içten bir tebessüm, kimi zaman da kardeşliğin en güzel işareti olan bir selam...

Hâlbuki Kur’ân-ı Kerîm, ötekileştirme aracı olacak bazı lakapların kullanılmasını yasaklamıştır. “Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin; zira onlar kendilerinden daha iyi olabilirler. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler; çünkü alay edilenler edenlerden daha iyi olabilirler. Biriniz diğerinizi aşağılamayın, birbirinize kötü ad takmayın. İman ettikten sonra fâsıklıkla anılmak ne kötüdür! Günahlarına tövbe etmeyenler yok mu, işte zalimler onlardır.” (Hucurât 49/11).

Hz. Peygamber’in (sas) sevgili eşi Safiyye annemiz, İslâm’la şereflenmeden önce Yahudi idi. Bazı Müslümanlar kendisinden, “Yahudi kızı” olarak bahsediyor, bu durum da Hz. Safiyye’yi çok üzüyordu. Bir keresinde Allah Rasûlü (sas), bu sebeple ağladığını görünce onu teselli etmiş; hem Musa ve Harun peygamberlere yakınlığını hem de son peygamberin eşi olduğunu dile getirerek kendisine iltifat etmiştir (Tirmizî, “Menâkıb”, 63).

Bu hadiseyle insanın, geçmişi sebebiyle dışlanamayacağı, ötekileştirilemiyeceğini ve kişinin hoşlanmadığı geçmişiyle anılamayacağını anlamış olmaktayız.

Ümmet olmanın ana karakteri olan vahdeti zedeleyen ötekileştirme ipini ilk göğüsleyen şeytandır. Hatırlayalım; ilk insan yaratılmadan önce Rabbimiz, şeytanın da aralarında bulunduğu meleklere insanı yaratacağını haber vermiş ve ona secde etmelerini emretmişti. Bütün melekler secde ederken, şeytan ise secde etmekten yüz çevirmişti. Şeytanın gerekçesi ise, insanın topraktan, kendisinin ateşten yaratılması ve ateşin toprağa üstün olduğunu düşünmesiydi. Oysa bu duygusuna yenilmeseydi üstünlüğün, ateşi de toprağı da yaratan Allah’a itaatte olduğunu anlayacaktı.

Ötekileştirme insanın en büyük düşmanı şeytanın bir adımıdır. Rabbimiz şöyle buyurur:

“...Şeytanın adımlarına tabi olmayın. Muhakkak o, sizin için apaçık bir düşmandır.” (Nûr 24/21).

Şeytanın adımlarına uyup da onun ötekileştirme telkinlerine kulak verenler ahirette şeytana, “Keşke seninle aramız doğu ile batı kadar uzak olsaydı! Ne kötü bir arkadaştır şeytan.” (Nisâ 4/38) der.

 

Fatma Şeyda Selek

Sayı 15

Temmuz - Ağustos - Eylül 2020

Sayı 14

Nisan - Mayıs - Haziran 2020

Sayı 13

Ocak - Şubat - Mart 2020

Sayı 12

Ekim Kasım Aralık 2019

Sayı 11

Temmuz Ağustos Eylül 2019

Sayı 10

Nisan Mayıs Haziran 2019

Sayı 9

Ocak Şubat Mart 2019

Sayı 8

Ekim Kasım Aralık 2018

Sayı 7

Temmuz Ağustos Eylül 2018

Sayı 6

Nisan Mayıs Haziran 2018

Sayı 5

Ocak Şubat Mart 2018

Sayı 4

Ekim Kasım Aralık 2017

Sayı 3

Temmuz Ağustos Eylül 2017

Sayı 2

Nisan Mayıs Haziran 2017

Sayı 1

Ocak Şubat Mart 2017