Müslümanın Ötekisi Olur Mu?

Müslümanın Ötekisi Olur Mu?

Bu soru, daha açık bir şekilde ‘Müslüman dünyasının öteki kavramına olan tavrı ve tutumu nedir?’ sorusuna cevap arar. Bilindiği üzere her soru bilinen bir bilgi üzerine bina edildiğinden soru içindeki öteki kavramının incelenmesi de sorunun anlaşılmasında ve çözülmesinde fayda sağlayacaktır.

Öteki kavramı Türkçe’de, “sözü edilen veya benzer iki şeyden önem ya da yer bakımından uzakta olan”, “öbür, öbürü” gibi ifadelerle açıklanmakta olup bu kavrama genellikle olumsuz anlamlar yüklenmektedir.[1] Şöyle ki, kişiler yeni karşılaştığı şeyde ilkin ikileme düşer.[2] Sonrasında ortadaki muğlaklığı gidermek adına onu “öteki” yani düşman kategorisine koyar ki bu düşman kategorisi, her şey olabilme özelliğine sahiptir.[3] Buradan hareketle öteki kavramı kullanıldığı yere göre olumlu veyahut olumsuz anlamlar içerebilirken bu ötekileştirme serüveninin normal bir süreç olduğu görülür. Fakat elbette burada ontolojik bir ötekileştirmenin meşru bir süreç olduğundan söz edemeyiz. Bunu ileride anlatacağız.

Günümüze kadar ötekileştirmenin aracı olarak ırk, dil, din, mezhep gibi öteki ifade eden kavramlar kullanılagelmiştir. İslâmiyet’in kullanılan kavramlara karşı tutumu ise biraz daha farklı bir yapıdadır. Bu yapıya genel olarak baktığımızda İslâm, “öte” kavramına ontolojik olarak bakmak yerine bilgi ve fiiliyat bakımından bakıp değerlendirir. Bu bilgi ve fiillerin ölçüsü ve amacı ise tevhid ve adaletin sağlanması üzerindedir. İslâmî düşüncede insanın insana üstünlüğünün ancak iman ve itaatte gösterilen takvâ ile olduğu kabul edilmiştir.

Bir gaye üzere dünyaya gelen ve iradesinde özgür olan insanın, tercih ettiği fiil ve bilgiler onu biricik yapan değerlerini belirler. Fakat cüz’î irade sahibi insan, hayatının tamamını sadece kendi tercihleri ile oluşturmuş da değildir. Bu bakımdan İslâm, insana tercih edebildiği alanlar mesabesinde sorumluluk yükler ve bu sorumlulukla hak ettiği konumunu tayin eder. Bunun neticesinde cüz’î iradeli insanın; küllî iradenin kudretinde olan dil, ırk, renk gibi tercihleri ötekileştiremeyeceği gibi buna hakkı da yoktur. Dolayısıyla İslâm’da ontolojik yani varlığın kendi mahiyeti üzerinden bir öteki veya aşağı görme durumu meşru sayılmamıştır.

Allah, kelamı hak ve hikmetli olan Kur’ân-ı Kerîm ile tüm insanlığa seslenirken: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır.”[4] buyurmuştur.

Bu âyet tüm insanlığı yaratılışta kardeş (halkî uhuvvet) görürken yani ontolojik olarak bir ötekileştirmeyi kabul etmez iken[5]; bu ontik yapıyı şekillendirmek üzere bir fiil olan Allah’tan korkan (takva) ifadesi ile bir ayrım söz konusu olmuştur ve Allah’ın yanında değer görmüştür. Ayrıca bu âyet içerisinde Allah, yaratılışta tüm insanlığı kardeşlik adı altında birleştirerek bunu, rahmetinin tecellisi olduğunu zikretmiş ve birbirleri ile tanışması için bir dünya nimeti olarak kavim ve kabilelere ayırdığını zikretmiştir. Bundan ayrı birçok âyette de bu özelliğin Allah’ın varlığının ve kudretinin bir delili olduğu söylenerek ibret alınması gerektiğine vurgu yapılır. Sonuç olarak İslâm; dil, ırk gibi farklılıklara Allah’ın bir rahmeti olarak bakar. Bu anlamda burada olumsuz anlamda bir ötekileştirmeden bahsedilemez. Bilakis Allah’ın rahmetini olumsuz ötekileştirenlere karşı safını belirler ve engellemek üzere faaliyetlerde bulunur.

Bir gün Ebû Zer (ra) ile Bilal-i Habeşî (ra) arasında bir tartışma yaşanır. Tartışma esnasında Ebû Zer (ra), Bilal-i Habeşi’ye “Sen bu işlerden anlamazsın, ey siyah kadının oğlu!” diyerek rengini hedef alan, incitici ve yaralayıcı sözler söyler. Durum Efendimiz’e (sas) ulaşınca Ebû Zer’e (ra) “Demek, sende hâlâ İslâmiyet’ten önceki kötü adetler var. İnsan hiç derisinin siyahlığından dolayı suçlanır mı? Önemli olan takvâ değil midir?”[6] diyerek câhiliyeden kalıntı ötekileştirmeye İslâm’ın karşı olduğunu söyleyerek Ebû Zer’i (ra) takvâya yönlendirmiştir.

Bir başka olayda Evs ile Hazrec kabilelerine mensup Arapların ırkçı tutumunu Muaz b. Cebel, Efendimiz’e (sas) bildirdiğinde: “Ey insanlar! Sizin Rabbiniz birdir! Babanız, ananız da birdir! Araplık ne babanızda vardır ne de ananızda. O sadece sizin verdiğiniz isimden ibaret bir tanımdır. Arap’ın Arap olmayanlardan üstünlüğü yoktur. Üstünlük, Allah’a iman ve itaattedir.” buyurmuştur.[7]

Nitekim Vedâ Hutbesi’nde de alemlere rahmet Efendimiz (sas): “Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem'in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerinde üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâdadır.”[8] buyurmuştur.

Buradan hareketle İslâm’da üstünlüğün ancak takvâ, iman ve itaatte olacağı vurgulanmıştır. Irk, kavim, kabile gibi kavramlardaki ötekileştirmeyi asla kabul etmemiştir. Ayrıca İslâm; kadın, köle, düşkün, yetim gibi ötekileştirilmiş birçok kavramı da pratik ve fikrî ayrımcılıktan uzak tutarak haklarını korumuş ve değer vermiştir. Söz konusu olan ötekileştirilmiş bu kavramlar sebebiyle câhiliye döneminde birçok zulüm ve haksızlıklar yapılırken; İslâm, öteki kavramına ayrı bir misyon yükleyerek hayırda yarışan bir toplum inşa etmiştir.

Bu konu ile bağlantılı olduğunu düşündüğümüz, Kur’ân’da “yüz çevirmek” anlamındaki ifadeler dikkatimizi çekmiştir. Çünkü bu âyetlerde müminlerin kimlerden yüz çevirmesini ve kime yüzünü çevirmesi gerektiğini bildiren öğütler zikredilmiştir.

Ulaşabildiğimiz kadarıyla Kur’ân 5 âyette câhillerden yüz çevirmeyi, 5 yerde münafıklardan ve 19 yerde kafirlerden ve müşriklerden yüz çevirmeyi buyururken; tevafuk o ki, tek bir yerde[9] yüzü Allah’a doğru çevirmeyi bize buyurmuştur. Buradaki tekrarlar konunun genel olarak anlaşılmasında önemlidir. Çünkü Kur’ân, yönlendirdiği konular ve vurguladığı tekrarlar ile iletmek istediği mesajı daha geniş ve bütüncül bir şekilde dile getirme özelliğine sahiptir.

Genel olarak baktığımızda Rabbimiz bu âyetlerle bizim gafletten, delaletten ve sapmış olanların bizi delalete düşürmesinden ve saptırmasından korunmamızı buyururken hakka yani kurtuluşun yegâne tek sığınılacak kaynağı olan Allah’a sığınmamızı, O’na yüzümüzü çevirmemizi buyurmuştur.

Bu anlamda İslâm’ın öteki kavramına olan bakışı konumlandırılmış, öteki ile arasındaki ilişkisi belirlenmiştir. Bu sayede câhiliyenin öteki kavramındaki anlayışları olmak üzere tüm yanlış düşünce kalıpları da kırılmıştır. Burada münafık, kâfir ve müşriklerle beraber câhillerin zikredilmesi de dikkat çekicidir. Nitekim Müslüman bir câhil olması mümkündür. Buradan hareketle yine söyleyebiliriz ki İslâm, “öte”ye ontolojik olarak bakmayıp bilgi ve fiiliyat açısından değerlendirilerek tevhid ve adaletin sağlanmasını esas alır. Böylece zihnî ve fiilî yanlış düşünce kalıpları tevhid ve adalet ile ıslah edilir. Bu sebeple olacak ki câhillerin bu kimseler ile zikredilmesi durumu hasıl olmuştur.

Sûfi mutasavvıflarımızdan Mevlâna’nın (k.s.): “Bir delille kırk âlimi yendim, kırk delille bir câhili yenemedim.” sözünü, cahillerden yüz çevirmek âyetine fiilen tasdikleyici bir örnek olarak verebiliriz.

Yine bu konu ile bağlantılı olan “Dinde zorlama yoktur.”[10], “Dileyen iman etsin, dileyen küfre girsin.”[11] “Sizin dininiz size, benim dinim bana.”[12] gibi âyetler tüm insanlığa hitap ederken İslâm’ın zorla değil, özgür iradeleriyle tercih edilen bir din olduğunu gözler önüne sermiştir. Böylece ötekilerle olan ilişkilerde ontolojik bir ötekileştirmeden söz edilemez. Bu İslâm’ın ahkam ve ahlâkındandır. 

Bunca naslarda İslâm’ın, birbirine öte kabul ettiği “hak ile batıl, doğru ile yanlış, bilenle bilmeyen, iman edenle etmeyen, adalet edenle-zulmeden…” kavramlarını hiçbir zaman birleştirme yoluna gitmemesi, onun tevhid ve adaleti temele alan anlayışıyla öte kavramını tanımlamasından kaynaklanmaktadır.

Sonuç olarak incelediğimiz hadis ve âyetler ışında söyleyebiliriz ki İslâm, ötekini kabul etmiş, ötekine karşı herhangi bir fikrî ve fiilî yaptırımdan uzak durmuş ve yok etme veya yaşam hakkı tanımama gibi bir anlayışın içinde asla bulunmamıştır; bilakis öteki kavramındaki bozuk anlayışları ıslah etme konumunda yer almıştır. Çünkü İslâm, öteki kabul ettiği kavramlarını tevhid ve adalet üzerine tüm insanlık adına bina etmiştir. Bu sebeple tarih boyunca bölünmeye, tefrikaya ve düşmanlığa sebep olan öteki kavramının İslâm anlayışı ile yeniden tanımlanması başta Ümmet-i Muhammed olmak üzere tüm insanlığa fayda sağlayacaktır. Rabbimiz, bizlerin feraset ve basiretini genişletsin ve Allah’a kulluk yolunda takvâda yarışan kullarından eylesin.

 

Zeynep Mert            


[1] Tuba Çay Sağlam-Mustafa Yaşar, “Teoride, Pratikte ve Araştırmalarda Öteki ve Ötekileştirme”, Electronic Turkish Studies, 2017, 12/3, s.139.

[2] Serdar Ünal, “Kimlikler ve bir arada yaşama pratiği: Yeni bir dil yeni bir kurgu. İçinde, Bekir Günay (Ed.) Genç akademisyenlerin perspektifinden birlikte yaşama”, İstanbul: Da Yayıncılık, 2012, s. 37-69.

[3] Zygmunt Bauman, Modernlik ve müphemlik, çev. İsmail Türkmen, İstanbul: Ayrıntı, 2003.

[4] Hucurât, 49/13.

[5] Yavuz, Şevket, “İslâm’ın Ötekileştirmeye Meydan okuması veya “Ontolojik Ötekiden”, “Vasıfsal Öteki”ne İntikalin Macerası”, Maride 6/3 (2006):149-150.

[6] Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 158.

[7] el-Hindi, Kenzu’l-Ummal, XII, 47

[8] Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 411

[9] A’râf, 7/29.

[10] Bakara, 2/256.

[11] Kehf, 18/29.

[12] Kâfirûn 109/6.

Sayı 15

Temmuz - Ağustos - Eylül 2020

Sayı 14

Nisan - Mayıs - Haziran 2020

Sayı 13

Ocak - Şubat - Mart 2020

Sayı 12

Ekim Kasım Aralık 2019

Sayı 11

Temmuz Ağustos Eylül 2019

Sayı 10

Nisan Mayıs Haziran 2019

Sayı 9

Ocak Şubat Mart 2019

Sayı 8

Ekim Kasım Aralık 2018

Sayı 7

Temmuz Ağustos Eylül 2018

Sayı 6

Nisan Mayıs Haziran 2018

Sayı 5

Ocak Şubat Mart 2018

Sayı 4

Ekim Kasım Aralık 2017

Sayı 3

Temmuz Ağustos Eylül 2017

Sayı 2

Nisan Mayıs Haziran 2017

Sayı 1

Ocak Şubat Mart 2017